29 Ağustos 2012 Çarşamba

Mor Gazoz...


boşta gezmekten hoşlansam da
hoş gezdiğim anlarda bile boş gezemeyen,
taşkağıttan, bıçkın  bir kaplanım ben.
annem ben doğarken,
babamsa siyahi olarak doğmamla,
hayalleri batarken ölmüş.
ismimi de halimle müsemma olarak Güneş koymuşlar da
daha ilk günden tutulmasam iyi olurmuş...

sokağa 4 yaşımda düştüm,
ilk dayağımı 5 yaşımda yedim,
mor gazozlar aktı gözlerimden,
ağladım...
iyice dayak yemeden dayak atılamaz derler,
ilk dayağımı 7 yaşımda attım,
dövdüğüm çocuk yüzünü annesinin memelerine kapatarak ağladı,
içim çok acıdı,
yanlarına giderek özür diledim ki
ilk ve son anne dayağımı da o gün yedim
mor gazozlar aktı gözlerimden,
ağlamadım...

ilk işime 8 yaşımda girdim.
sansar diye birinin kendi yaptığı şekerleri
bisikletle büyüklere dağıtan minik bir bitirimdim.
alemdeki cismim gündüz feneri,
ismimse esmer şeker'di
annem babam tanısalardı beni
çok severlerdi

sansar iyi bir adamdı;
bana okumayı, yazmayı, dövüşmeyi, iskambili, bölüşmeyi ve gülmeyi öğretti.
zaten bir adam sizi her hafta lunaparka götürüyorsa kötü olamazdı.
13 yaşımdayken aynı lunaparkta pamuk şeker yiyen bir kıza aşık oldum
benden epey büyükmüş!
ne olmuş yani,
onun yaşı büyükse benim de gözyaşım büyük cinsinden arabesk hallerdeydim
sansar, "uzak dur oradan" dedikçe, kendimi orada buluyordum.
ilk bıçak yaramı da "kızın peşini bırak" sözleriyle kızın gözleri önünde edindim
"güzelim kızı tek seven ben olacak değilim ya!" diye düşünerek,
bana bıçağı vuran çocuğun ablak bakışları arasında
sağ yanım hızla kanarken kıza, kendi koyduğum isimle seslenerek,
Pamuk Şekeri;
"işte seni de bu bıçak yarası gibi seveceğim" dedim!
kız benden akan kanı görünce düşüp bayılmıştı da
bayılmasa iyiydi...

sansar bir kere daha iyi adamdı
tüm gece penguen okumuş gibi uykusuz kalmıştı
zaten bir adam bütün gece başınızda bekliyorsa kötü olamazdı
saçımı okşayarak, şansa yaşadığıma dair bir nutuk attı
ayağa kalktığımda 14 yaşındaydım
pamuktan bir sevgilim vardı,
ben sütlü kahve olmuştum,
o da kömür gözleriyle esmer pamuk...


bıçak yarası gibi keskin bir viraja hızla girerek büyürken
bir gün bizim kız
gündüz fenerle gezen ve kendine köpek diyen bir adamı anlatan
kendi küçük fakat derdi büyük bir kitap bulmuş,
gündüz fenerliğimizden de bağdaşım kurup
gitmiş biri ak diğeri kara 2 yavru almış gelmiş
daha kendi sorumluluğumuzu bilmeden
2 yavru köpeğimiz oldu mu 15 yaşımda
karasına gündüz dedim akına gece,
neticede
ikisi de iki hece...

16 yaşımda sansar şeker yapmayı öğretti bana
tadına bakmamam gerektiğini de tembih etti.
"köpeklere de verme gözleri kör olur" dedi.
birlikte çok güzel işler yapacağımızı fakat daha tıfıl olduğumdan bahsetti.
ben de kendimi ona daha iyi göstermek için tatlı tatlı diye bir kitap okudum.
ilk sayfada çikolata topları vardı,
esmer şeker koyun diyordu.
ben de kendi yaptığım şekeri karamelle karıştırarak ekledim
tadına bakıp bakmama konusunda kararsız kaldım fakat
bugüne kadar bir istisna dışında sansar'ın sözünden hiç çıkmamıştım.
derken sansar geldi ve yaptığımı görünce çılgına döndü,
nasıl olduğunu sonradan anlayacağım şekilde, tatmadığımı anladı.
sakinleştikten sonra bir tanesini kokladı ve ufak bir parça attı ağzına
o anki yüz ifadesi hayatımda görmediğim kadar mutlu bir ifadeydi ve zengin olduk dedi...

17 bitmiş 18'den gün almıştım ki
25 yaşındayım desem kimse itiraz etmezdi
hayat standartlarımız zengin insan mertebesine yükselmişti artık
içimdeki kaybetme korkusu ise her geçen gün artmaktaydı ki
her şey çok güzel gidiyorsa kesin olan tek bir şey vardı;
bir şeyler yanlıştı ve kötü şeyler olacaktı...

bir gün evlenmeden olmayacağına dair olan anlaşmamız aniden bozuldu ve
pamuk şeker ile bir sonraki aşamaya geçtik.
mor gazozlar aktı gözlerinden,
ağladı...
ağladım...


bunun ertesi gün sansar daha önce hiç görmediğim şekilde telaşlı bir halde geldi ve
"köşeye sıkıştım, hemen burayı terketmelisiniz" dedi.
sol yanından bir anahtar çıkardı,
bir kağıda bir şeyler karalayarak
bana uzattı.
hiçbir soru sormadan gece ile gündüzü de yanıma alarak pamuk'un yanına gittim ve durumu anlattım
önce "gelemem" dedi, sonrasında ise bana sımsıkı sarılarak "yalvarırım git buradan" dedi...
ne olduğunu anlamadan aptalca bir soru sorarak "kim" dedim...
"hemen bu evden çıkmazsan beni sonsuza dek kaybedeceksin" deyince,
gözlerimi gözlerinden ayırmadan kapıya kadar varıp, dışarı çıktım...

hayatın zirvesinden yuvarlanmaya başladığımı hissettim.
yeteri kadar param, çok güzel bir sevgilim, babadan öte bir adamım ve köpeklerim vardı ama
anlayamayacağım şeyler oluyordu
sansar'ın karaladığı kağıtta bir postane kasası numarası yazılıydı.
sol anahtarının açacağı kasaya hemen ulaştım:
pamuk ve benim için iki pasaport, kıbrıs'a bir uçak bileti ve
adıma düzenlenmiş binlerce liralık bir hesap defteri vardı yalnız,
niye iki pasaport ve bir uçak bileti diye düşünmekten parayı umruma katamıyordum...

sansar'a kendimi bildim bileli güvendim ancak
bu kez kendimden beklenmeyecek bir biçimde
"acaba pamuk'la beni ayırmak mı istiyor?" diye düşündüm,
dayanamayarak mahalleye geri döndüğümde sansar'ın tutuklandığını gördüm.
mor gazozlar aktı gözlerimden,
ağladım...
hemen sonra evden pamuk'un çıktığını ve polis şefine uzun uzun sarıldığını gördüm.
gece ile gündüzü bir refleksle elimden bırakmamla birlikte
ikisi de tüm hızlarıyla pamuk şekerim'e doğru koşamaya başladılar
bense olanı biteni çözememenin verdiği sinire rağmen saklanmayı akıl edebildim...

ertesi gün televizyonlarda,
"bugüne kadar 27 kişiye tecavüz etmekten aranan sapık sonunda yakalandı"
şeklinde bir haberi sansar'ın fotoğrafıyla birlikte verdiler...
işte bu çok saçmaydı
mor bir gazoz açtım içtim,
ağlamadım...
çok değil daha birkaç gün önce
hayatımın bu erken döneminde
diğer insanlardan çok farklı olmadığımı,
oldukça sıradan olduğumu düşünüyordum
şu an ise nereden ve kimden başlayacağımı biliyorum...


27 Ağustos 2012 Pazartesi

Kızmayın...



3 Ağustos'tan bu yana bırakın bloga yazı eklemeyi, birkaç istisna hariç bakma fırsatını bile bulamadım. Bu nedenle yeni yazı var mı diye uğradıkça eski yazıyla karşılaşan ve akabinde canı sıkılan arkadaşlarımdan özür diliyorum... Hele Red House çok kızdı çok :) Aynı duyguyu ben de bazı bloglarda yaşadığım için hayal kırıklığına uğruyorum ve hayıflanmakta fazlasıyla haklı arkadaşlarımı anladığımı bilmelerini istiyorum...

Artık geldim buralardayım...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Pencere Önü Çiçeği...


Ben, güneşi pek sevmeyen fakat son iki yıldır, fazlasıyla güneş alan bir evin, penceresinin önünde solmaya direnen bir çiçektim. Komşu çiçekler, onlara karşı sıfır sorun politikası gütmeme rağmen, onlar gibi çok renkli açamadığımdan olsa gerek, bir türlü beni sevemediler. Bir ara içlerinden birisi beni sever gibiydi; hatta yaramazlık yapmadığımı defalarca söylememe rağmen kızgın bakışlarını üzerime fırlatıp duran güneşe karşı gelerek, gölge bile olmuştu bana. Ben de tüm hikâyemi anlatmıştım ona fakat tam da yüzüm gülecek, diğer çiçeklerle de aramız düzelecek dediğim sırada o da diğerlerine uyarak tabiri caizse dallarımı kırmıştı. Amacının bana gölge olmak değil, beni gölgede bırakmak olduğunu nasıl da anlayamamıştım. İçleyene kanıp dışlandım, dışlayana takıp içlendim anlayacağınız. İçimi dışımla çarpmaya kalksam; içim sizi, dışım beni yakar, içim dışıma çıkar da yapamam…

Yağmur Tanrısı ise beni onları sevdiğinden daha çok severdi ve bana diğer çiçeklerden başka bakardı ki bu nedenle bırakın diğer çiçekleri, eşi olacak kadın bile kıskanırdı beni. Dahası, görüntüdeki uyumu bozduğumdan,  güneşi sevmediğime kadar varan türlü bahanelerle yerime başka bir çiçek koyma konusunda da ayda bir olay çıkarırdı. Bu olayları bastıran yağmurların efendisi ise yanıma gelip sırf ben üzülmeyeyim diye oturur ve uzun uzun konuşurdu benimle. Bense, şeytanın babaannesinin adını bile bilirdim de susar dururdum öylece. Özetle; her gün yağmur yağardı üstüme, yine de açılamazdım kimselere…

Diğer çiçekler her sene farklı arılar tarafından ziyaret edilirlerdi. Bense ömrümü ilk zamanlarımda tanıdığım bir arıyı bekleyerek geçirdim ve biliyordum; o arı birgün gelecekti. Bu nedenle rengârenk çiçeklerimin kepenklerini indirmiş, gelen geçen arılara yüz vermiyordum. Komşularımın rahat yaşamlarına saygı duyarak yaşadığım halde, onlar benim bu halimi yadırgıyorlardı ve biliyordum ki o gün onlar gibi yaşasaydım da arkamdan demedikleri kalmayacaktı. Anlayacağınız, iki ucu ballı değnek durumu…

O arıya özümü vermiştim ben ve O da bana, konduğu tüm çiçeklerden farklı olduğumu söylemişti. Arılar çapkındır bilirim ama inanmıştım ona. Tattıkları bir çiçeğe bir daha dönmez de derler ama hissediyordum; o arı birgün mutlaka gelecekti...

Günler, diğer günler gibi geçerken ve beklenen bir türlü gelmezken Yağmur Tanrısı’nın eşi, elinde kendisi gibi bir çiçekle çıktı geldi. Adı çöl çiçeğiymiş, güneşi severmiş, pencere önüne çok yakışacakmış... Her zamanki gibi bir tartışma yaşanacaktı; fakat bu defa varlığım tehlikedeydi.  Tartışma tüm hızıyla başlamış ilerliyordu ki cadı kadın beni boynumdan tuttuğu gibi aşağıya fırlatıverdi ama birkaç saniye içerisinde anlaşıldı ki kırılan tek saksı benimkisi olmayacaktı. Uçuşumu gören Yağmurların Efendisi de önce eşinin ayaklarını kesiverdi yerden sonra da kendini bir yağmur tanesi gibi salıverdi pencereden...

Ertesi gün gazeteler ve televizyon kanalları, tek sorunları pencere önündeki bir çiçek olan çiftin intiharının nedenine dair bilumum nedenleri irdelediler. En dikkat çekici başlıklar, “kan, gül, aşk ve diken” temalı olanlardı. Oysa ben gül değildim fakat en sonunda güldü yüzüm…

Olay yeri inceleme ekiplerine yalvaran bir kadın, adli tıpsal işlemler tamamlandıktan sonra beni aldı ve Yağmur Tanrısı’nın mezarının üzerine dikti. Cadı kadından kurtulamamıştım fakat diğer çiçeklerden kurtulmuş, dahası bu defa koca koca ağaçların gölgesindeydim. Beni efendimden ayırmayan, ismi de kendisi gibi Melek olan kadın, adamın mezarının başında durdu ve gözlerinden akan yağmurlar eşliğinde “sana bu çiçeği ikinci kez veriyorum” dedi. O ana kadar sahibimin benim için hem kendinin hem de eşinin canına kıydığını sanan ben, sonunda durumun vahametini anlamıştım. Yağmurların Efendisi için niçin bu kadar önemli olduğumu da…

Çiçeklerim de güneş yüzünden açmıyormuş meğer. Ne zamanki çiçeklerim açtı, o arı da geldi…




24 Temmuz 2012 Salı

İçimden Geçenlerde...



Çok değil, içimden geçenlerde ölü filozof ve yazarlarla adı ya/saklı bir yeraltı kütüphanesinde buluştuk. Kim var kim yok diye bir göz gezdirdim ki yok'lama yapmak fikrini kuyunun dibine atmadan önce iyi düşünmek gerekirdi; zira bunu en son deneyen hiçleme ile varlama tartışmalarının arasında sıkışarak can vermişti ki ölümsüzlerin ölmesi daha çok acı verirdi... Öz kararı bir düzine kadar aşmış ile sıradan bir yitiğin buluşması başlamıştı ki; pek çoğunun karşısında oturuyor olmam, kendi yanımda olduğum anlamına gelmez diye düşünüyordum, o halde sıçtım...

Arthur Amca aramızda hiç kadın olmamasından oldukça memnun gözüküyordu ve "bilir misiniz bir gemide kadın olması neden kötüdür?" diye, söze girerek ısınma turlarını başlattı. Ortamdaki herkes cevabı bildiğinden Cemil Meriç ki kendi semasının tek yıldızıdır, "amacım sadece karşıya geçmek ise hangi gemide olduğumun bir önemi var mıdır?" dedi ve bu sırada Gogol biraz geç de olsa aramıza katıldı, güzel paltosunu astıktan sonra masadaki yerini aldı. Benimse fark ettiğim nokta; büyük ölçüde idealist olan bu adamları, gerçekler öldürmüştü. Demek ki her gerçeğin panzehiri henüz bulunamamıştı ki öte yandan da gerçekler, bu dünyanın en boktan şakalarıydı...

Ben tıfıl olduğum ve dahası içmeyen bir meze canavarı olduğum için çilingir sofrasını hazırlamak bana düşmüştü. Kaldı ki yorumlama konusunda hepsi birer maymuncuk olan bu adamların yanında ben iki kıytırık teldim. Yardım etmeye yeltenen can, Can yücel, "benim nevalem burada evlat!" diyerek sol yanını gösterdi ve hemen yanımdaki Bukowski'ye göz kırptı ki yalan değil kardeş gibiydiler, Can Bukowski'ler...

Hobbes ile Locke bir köşeye çekilmiş doğaları gereği tartışıyorlardı ve bu tartışmada tıpkı savunarak avundukları argümanlar gibi kavga, barış, özgürlük, ceza, vs... vardı. İnsan, doğası gereği kendi sistemini kendi tehdit ediyordu. Çözüm meselesine gelince de soruna bir düğüm daha ekleyip, yollu oluyor ya da yolsuzluğa devam ediyordu. Neyse ki  Rousseau, bu sırada çocuklarını terk etmekle meşgul olduğundan aramızda değildi. Uzatmaya gerek yoktu; insan, doğası gereği manzarasızdı, manzaraya sızdı...

"Tanrı varsa keder yok" diye bir kitap yazacakken öldüğünü söyleyince Cioran, sofrayı bırakıp, ortamdaki diğer herkes gibi diyeceklerine kulak kestim. Herkesin ağzından çıkacak ikinci cümleye kenetlendiğini gören üstat gülümsedi ve "korkmayın yahu keder var olduğuna göre" deyince, herkesi bir gülmek aldı. Nietzsche'ye dönerek "üstadın "Tanrı Öldü" demesine atıfta bulunarak "Tanrı vardır, yoksa bile" demeseydim belki de şu an aranızda değildim" dedi. Cibran da o sırada Nasreddin Hoca hikayelerini okuyor, kendisininmiş gibi gösterebileceği kısa bir kıssa daha arıyordu.

Dostoyevski gözünü Gogol'un paltosuna dikmiş, yeraltı kütüphanesinin tozunu yutarak notlar alıyordu. Ben de bildiğiniz üzere Dunya'nın kendisini Allah Ağrısı çeken birine feda edişine oldukça bozuk olduğumdan, "umarım  kendimde onunla bu konuyu konuşacak cesareti bulabilirim" hayallerinde yüzmekteydim. "Ben sıradan bir insanım, olağanüstü değil" diye, söze girmeyi göze alabilir miydim ki? Ya da "Oblomov çok daha bir sağlam karakterdi" diye, girişsem söze, bana çıkışır mıydı dersiniz?

Gözlem yeteneğim fazlasıyla gelişmiştir ki gözlerim sözlerimi ele verseler kaç yıl yerler diye düşünürken, çok konuşanları tahtaya yazma isteğim vardı. Boş konuşmasalar da, ne de çok konuşuyorlardı. "Sen önce dinlemeyi öğren" anlara ramak kalmıştı ki, sofra aklıma geldi fakat o da ne; iki güzel adam ne var ne yok süpürmüşlerdi. Neyse ki yeraltında ve hayaliydik de istediğimiz an yeni bir zula yaratabilirdik. "Red House" elinde nevale dolu filelerle içeri girebilirdi en basitinden. Yani anlayacağınız o kadar da tıfıl değildik... 


Ruhdeşen Freud, üstatların bu davranışlarının kökenine inecek oldu da kuyu dipsizdi, o bile korktu ki ben, Jung'u severim, Freud'dan ötürü. Zaten ortam da bu konulardan bahsetmeye pek uygun değildi. Nietzsche elinde çekiciyle gelmişti; fakat doktor Breuer'in gözetiminde ve oldukça yorgun gözükmekteydi. Tek diyebildiği durdurun şu saçma müziği oldu. Wagner'e olan kini halen geçmiş değildi. Demek ki insanlar ölseler de meseleler bitmiyordu...


 "Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir." diye, kendine yakışır bir giriş yaptı, Wittgenstein. Bunu duyan Bukowski "ya da zil zurna sarhoştur" diyerek, kapıyı kendine doğru çekerek açtı ve sarhoş adım işemeye gitti. Russell ise Aylaklığa Övgü'yü yazmasına esinti olan  yapıbozumcu öğrencisine hala tepeden bakıyordu...


Daha derinlemesine bir sohbete başlanamamış, henüz herkesin kendi arasında sohbet ettiği anlar yaşanıyordu ki benim işim bitmiş, yitmiştim; sofra hazırdı. "Anlatanların yabancısıyım" diyerekten, hikayeler anlatsam,  gerçek masal'arında bana da yer verirlerdi belki ama yer almadan da yaşanabilirdi...


Pek çok aşmış da bilinçaltımın kütüphaneleri boşalsın diye beklemekteydi...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Bir Güzel İnsan Mandela...



18 Temmuz 1918 - ∞

Nelson Mandela, hapisten çıkmıştı; dile kolay tam 27 yıl süren bir esaret hayatı sona ermişti... O'nu tanımayan herkes hayatından çalınan bu yılların intikamını alacağını, beyazların artık Güney Afrika'da barınamayacağını öngörüyordu. Hapisten çıktığı gün, kendisini dünyanın en büyük figürü haline getiren cümleler ağzından döküldükçe, bırakın dünyayı kendisiyle aynı deri rengine sahip olan yoldaşları bile hayretler içerisinde kaldılar; "intikam yok, şiddet yok..." Büyük affedici, bu söyledikleriyle tarihin en büyük figürü olmayı çoktan hak etmişti ki gerçek "ihtiyar delikanlı" da kendisiydi...

Çok yaşa sen Mandela; içimizdeki, bizi insan yapan hen kıvılcımı söndürmeye çalışanlara inat, çok yaşa...


17 Temmuz 2012 Salı

Blog Tasarımı Şakası...

Öncelikle ödüllü bir web tasarımcı olarak diyebilirim ki, tasarım çok önemlidir ama nihayetinde aslolan içeriktir. Blogumun salaş halinden ötürü, okuyamama kisvesiyle rahatsız olanların sayısı üçü beşi geçince, azıcık zaman ayırıp da güzelleştireyim istedim blogumu fakat o da ne; hemen hepinizin yakından tanıdığı İpekBöceği okuyamama rahatsızlığının da etkisiyle yorumunda "ne olur sana bi tasarım yapalım" deyince "oh" dedim ve bugüne kadar zamansızlıktan yapamadığım bu işi de üzerimden atmış oldum. "Tasarım bitince de blogumda "blog şakası" olarak paylaşırım" dedim ama çok geçmeden de ne kadar büyük bir hata yaptığımı anladım...

Özet geçerek ilerleyeyim, İpekBöceği çalışmalara hızla başladı; tasarımlar, kodlar derken kaç gün, kaç saat çalıştı, yirmi otuz tane tasarım gördü blog. Tabii bu arada bi kapris, bi küçümseme, bi artistlikler inanamazsınız! Ben bu yaşıma geldim böyle bir şey görmedim. Üstüne üstlük bi de para istemez mi tasarım için...  

Neyse, İpekBöceği Usta'nın başından aşağı yeterince kaynar su boşalttıktan sonra gerçeklere geçebilirim. İlk olarak ben bir web tasarımcı değilim ve yukarıda kaprisli, ukala ve artist olarak betimlediğim İpekBöceği'nin blogu tasarlama sürecinde, bu betimlemelerle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, hatta tam olarak bunlara zıt bir imaj çizdiğini  de içtenlikle söyleyebilirim. Para isteme mevzusu da pek tabii koca bir yalan :D

Gerçek şu ki; yorumunda belirttiği günden sonra günlerce çabalayarak ortaya, benim istediğimden de güzel bir iş çıkarttı. Bunu yaparken de sürekli olarak isteklerimi sordu ve katıksız yerine getirdi. Kendisine ne kadar teşekkür etsem az gelir ama çooooooooook teşekkür ediyor, tasarımla ilgili görüşlerinizi de bekliyorum :D

10 Temmuz 2012 Salı

Cenap...

"Zaman onu öldürdüğümüz için şikayetçi olmuş, müebbet yemiş; Sürekliliği de bundanmış..."

Bir zamanlar, azgelişmiş bir ülkede çok gelişmiş olmak çok şeyi değiştirirdi; fakat sonraları, insanlarının çoğunun en sevdiği şiirin "Fatiha" olduğu bu ülke az ile yetinmeye devam etti, çoğu da göremez oldu ve seçtiği ölüm metodu standart bir yoldu. Esanslı bir kıza aşık olan esaslı kahramanımız Cenap ise başta dem vurduğum bir zamanlarda kalmış, çaresizce kendine dalmıştı...

İnsan cisimleşmiş zamandı ve kahramanımızın zamana olan inancı Tanrı'ya olan kadardı. Tanrı'ysa onun için sıkı bir tanrıtanımazdı. Bu söylediği büyük bir günah olabilir ya da bazılarınızı şoka uğratabilirdi ancak çok ilgi çektiğinden devamı yazılan bir günah defterine sahip olduğundan, bu durum, O'nun için çok da fena değildi. Laf aramızda, kendine inancı olmayan birine inanmasını da bir zahmet beklemeyin, özellikle de bekleme odalarınız Azrail tarafından tutulmuşken...

Kahramanımız Cenap, büyümeden yaşlanan bir neslin hımbıl bir üyesiydi. Pek yakışıklı değildi lakin çirkin olduğu da söylenemezdi; hatta kirli sakalına ve her daim gittiği berberinin hiçbir soru sormadan iki numaraya vurduğu saçlarına, sessizliğini ve gözlerindeki hüznü eklediğinizde karizmatik bile sayılabilirdi. Sol gözünün hemen yanında, dikkatli bakıldığında görülebilen ve sadece güldüğünde ortaya çıktığı için “göz gamzesi” adını verdiği küçük bir ben vardı. Henüz bunu fark eden olmamıştı ancak gün gelecekti ki birisi karakaşına karagözüne vurulacak ve sırf bu yüzden O’nu güldürmeye çalışacaktı.

Her bebek doğduğunda nasıl bir ailenin içine düştüğüne bakarak ağlar; kimi sevinçten, kimi de üzüntüden. Bizim Cenap da ikinci kategoriden… Dahası, babası Ayı Ekrem’in, ismini cenabetlikten kurtulamasın düşüncesizliğiyle verdiğini düşünecek olursak baba bir farkla hayata yenik başlamıştı; lakin babasının tek özelliği de mallığı değildi. Ayı Ekrem sıkı bir rejim muhalifiydi ve kilo aldıkça bu muhalefet artmaktaydı. Eritme potalarında eritilmişti ama o denizde sırt üstü yattığında küçük bir adacık gibi gözüken göbeğini Samandağ Biberi bile eritemezdi.

Hepimizin, büyüklerimizden Allah’ın her günü duyduğu “bu memleketten adam olmaz kardeşim!” cümlesini kurma sırası yavaş yavaş Cenap’a gelmekteydi. Etrafındaki herkes istisnasız olarak yırtma derdindeydi; fakat bu dertlerine tezat olarak yaptıkları tek şey, dikilmekti…

Tek yaratıcılığı hayata ayak uydurmak olan insanlardan farklı olduğunu hissediyordu ve birgün mutlaka bu farklılığını ortaya çıkaracak bir olayla karşılaşacaktı. Azgelişmiş bir ülkede olsa dahi çok gelişmenin bir faydasını göreceğine inanıyordu. Okuyordu durmadan, durdukları halde okumayanlara inat. Yazdıklarıyla da birilerinin dikkatini mutlaka çekecekti ki o günün gelmesini iple çekmekteydi de ip pamuktandı. Bir olayın hayatını değiştireceğine o kadar inanıyordu ki an geliyor, olay çıkarmamak için kendisini zor tutuyordu. Zaman durmaz koşuyorken doğru anı kim bilebilirdi ki...

Her sabah kötü bir düşçü olarak uyanıyordu, kokmaktan korktuğu için duş gördüğü uykulamalarından. Çişini yaparken dişini fırçalıyor, kıçını toplarken de pek bi numarası olmayan iki numara saçına bakıyordu. Bu seans her sabah nüans farkıyla da olsa monotonlukta birinciliği kimselere kaptırmazken, ikinci seansa darboğazından geçen, çöl sıcağında göle maya çalma sonucu oluşan bir fincan kahve salça oluyordu. Kahveye, kahvenin keçilerin keşfi olduğunu öğrendiği gün, yani basit bir ters fabl sonucu keçileşerek tutulmuştu.

Pencereden dışarıya baktığında gördüğü çok eşli manzaraya gülerek bakıyordu artık; çünkü gördükleri görmediklerinden epeyce iyiydi. Yani hiç, yoktan iyiydi! Derken...



Samimiyetine güvenerek sorum var sana ey okuyan güzel insan; Birgün bir kitap aldınız elinize, ilk sayfalarını açtınız, başladınız okumaya ve yukarıda yazanlarla karşılaştınız. Devamını okuma isteği uyanır mı bünyenizde?