24 Aralık 2024 Salı

Sıçma Salıncağı

    Tuvaletin kapısını açtığında, ışık açıktı ve klozette bir adam oturuyordu. Derken "dolu!" diye, bir ses yükseldi. Hemen "pardon!" dedi ve tuvaletin kapısını kapatıp arkasını döndü. 1 saniyelik bir aptallık sağlamasının ardından da da da daaan; kendi evinde, obsesifliğin mabedinde kıllı götüyle bir adam oturuyordu. Hayır, adamın götünü görmüş değildi ama başkasının sıçma salıncağında pervasız şekilde oturan birisinin başka türlü olması beklenemezdi. Durum git gide boktan bir hal alacaktı, kesindi. 

    Tescilli aptalımız korku ile cesaret arasında ömrünün en önemli kararını vermek üzereydi. İçeri girse ayrı girmese ayrı dertti. Acaba adam işini bitirmiş miydi? Bunun önemi büyüktü, hırsız mı yoksa kiralık katil mi olduğu belli olmayan adama rahatsızlık vermek olmazdı tabii ki! Sayıklanan düşünceler, kapının kilitlenmesi ile kısa süreliğine dinmişti ki refleks olarak kilitli kapının garantörlüğünde kapıyı açmaya çalışmak gerekirdi. Kapının öte yanına içeri bir girersem ananı laciverte boyayacağım imajı vermek erkekliğin şanındandı.

    Kaf kaf tarafından "sakiiiin!" diye bir ses yükseldi. Şu nalet hayatta bir easy boy olmadığı kalmıştı ki gayrı gözü açık gitmezdi. Oldukça arafta bırakan bir tonlama ile söylenen söz, %58,2 oranında "sana zarar vermek istemiyorum." anlamına yakındı. Onu yüzde 41,6 ile "yaptım ama neden yaptım bir sor." takip ederken geri kalan 0,2 de perinçek'e kimin neden oy verdiği konusunu aklına getirdi. Siyasi düşünceler tarihinde saçma bir noktaya geldiğini anladığında "lütfen sakin ol" diye, sözünü usulca yeniledi gece gelen konuk.

    Acaba kulak pamuğu da kullanmış mıydı? Derdini sikeyimdi ama başkasının evinde gidilen helada banyo dolabını açmamak ve göze ilişen mutluluk çubuğunu kullanmamak misafirlik adabına ters olurdu. "kimsin?" diye, sormak neden bu kadar zordu? İçe kaçan ses nasıl çıkarılırdı? Öksürmek kalp krizi dışında burada da işe yarar mıydı? Ses tellerine gönderdiği "aaaa" komutu ile gırtlağındaki takıntıyı ve tavuk götü gibi olan derisini düzeltmeye çalıştı. Ayrıca bu aaaa'lama içerideki donsuza da tedirginlik aşılayabilirdi. 

    Kafasında deli sorular eşliğinde kapıyı yumrukladı. "kimsin sen?" sorusuna gelen "polisi arama!" cevabı ile polisiye bir gerçekliğin içerisinde olduğunu fark etti. Ucuz ama markalı saatine baktığında "ucuz" kelimesi yerine "uygun fiyatlı" tabirini kullanması gerektiği aklına geldi. Fikri firar olmanın ne menem bir şey olduğunun ayaklı ispatıydı.

    Amerikan panel kapının arkasında meselesi olan bir adam vardı. Burada kapının amerikan panel olması büyük resmi görmek isteyenlere bir ipucu verirken onun kulaklarında "heeeeere is johnny!" çınlıyordu. "ben jack'in cinnete en yakın haliyim." dese, dosta gönderme düşmana safsata verirdi ki bir an önce içerisine hortumlandığı duruma odaklanmalıydı.

"Odaklan, hemen şimdi!" dedikçe, aklının içindeki hınzır köpeğe bir türlü tasma geçiremiyordu.


7 Ağustos 2014 Perşembe

Korsan Kitap...

...Tik tak, tik tak, tik tak; Akrebin yelkovanı bir kere daha sokmasıyla birlikte tam 59 saattir uyanığım, tam 59 saattir. Muhtemelen gözlerim, bir cadı makinin gözlerini andırıyor şu an ve kıçıma kaş, göz çizsem, eminim ki daha güzel görünür, suratımdan. Tam 59 saattir uyanığım ki 59, asal sayıların on yedincisidir ve 17 de asal sayıların yedincisidir. Ne büyük tesadüftür ki 7 de bir asal sayıdır ancak şimdiden belirtmeliyim ki; tüm bu salakça saptamaların konumuzla hiçbir alakası yok, çok, bok… Hayır, hemen korkmayın; ben şizofren değilim. Yalnızca öyle sanmanızı istedim. Sıkıcılıktan sıçıcılığa bu kadar hızlı geçebileceğimi de inanın tahmin etmemiştim.
Yıllardır beklediğim olayın, tam da beklentimin son bulduğu anda patlak vermesinin ardından, kaldığım köhne evi bulmalarının bu kadar zaman alacağını hayal edemezdim. Elbette ki çılgın kalabalıkta yalnız ve yalnızca bir yüz olduğumu biliyordum ancak, doğrusu bu kadarını beklemiyordum. Neyse, birileri gelene kadar bolca zamanımız var gibi görünüyor. Aslında kendimden bahsetmekten nefret ederim ancak şimdi izninizle size bir nebze nefret kusmak isteğindeyim;
***
İnsanların çoğunun en sevdiği şiirin Fatiha, en sevdiği yabancı şarkının ise ezan olduğu az gelişmiş bir ülkede, potansiyel bir az gelişmiş olarak açmışım gözlerimi ve bir kucak görmek için epeyce beklemişim. Baştan belirteyim; 9 ay bilmem kaç gün içinde yaşadığım kadını hiç görmedim. Bu durum, şu satırları okuyorken bulunduğunuz yerin dışını hiç görmemek gibi olsa da, biraz daha farklı olduğunu söyleyebilirim.
Dahası, sütünü emdiğim kadını da hiç görmedim ve markası fark etmeksizin pastörize sütlere olan bağlılığımın, anneme olan bağlılığımdan daha fazla olduğunu piçtenlikle dile getirebilirim. Gördüğünüz üzere bazı anneler çocuklarını önce doğurur, sonra aldırır. Hemen hiçbir şeye aldırmıyor oluşum belki de bundandır. 
Sosyal Hizmetlerde belli bir süre asosyalleştikten sonra bir gün ismi Korkut olan bir amcanın beni almaya geleceği söylendi. Burada durun; sosyal hizmetleri bu kadar kolay geçebileceğimi sanmıyorum. Korkut’an günlere geri döneceğiz.
Sosyal Hizmetler dediğimden sakın ha herhangi bir hizmet falan çıkarımı yapmayın; bildiğiniz çocuklardan esirgeme kurumu işte. O günlerde, bizden esirgedikleri sevgiyi nasıl bu kadar rahat vurguladıklarını merak eder dururdum, bugünlerde öğrendim. Bu durum bana küçükken televizyonda gördüğüm Birleşmiş Milletler adına, fakir ya da savaşta olan ülkelerde erzak dağıtımı yapan kişilerin, hem üniformalarının, hem de araçlarının üzerinde “UN” yazmasını hatırlatıyor. Erzak olarak un dağıttıklarından dolayı böyle yazdığını düşünürdüm. Sonraları öğrendim ki meğer Birleşmiş Milletler’in yani United Nations’ın uluslararası kısaltmasıymış “UN”.  Aslına bakarsanız Birleşememiş Milletler’in işlevi hakkındaki düşüncem geçerliliğini halen koruyor. Bu nedenledir ki çocuklara estirme kurumunun üniforma ve araçlarında “ÇEK” yazması gereklidir ki oraya gidecek olan çocuklar, çekecekleri çileye bir nebze olsun hazırlansınlar. 
***
Yılda iki ya da bilemediniz üç kez denetim veya bayram sebepli devlet erkânının bizi göresi gelirdi. Bu günlerde yurdum çalışanlarının, bünyelerinde yer alan çocukları ne kadar sevdiklerini göstermek için yarıştıklarını ve onların bu yarışı üzerine umutlarını yatırıp da kaybeden bizleri görebilirdiniz. Danışıklı Dövüş Kulübü’ne hoş geldiniz. Bir günlük de olsa geçici bir rahatlık; Sevgi kuraklığında serap gördüren bir şefkat hibesi ve hibertesi sendromlu çocuklar…
Tam da bu noktada insanlarla hayvanları ayıran temel fark ortaya çıkar; Goril Koko dışındaki hayvanlar yalan söylemezler. Ayrıca herkesin yalan olduğunu bildiği bir yalan artık hakikattir ve hakikatler gerçekten de yalanlarla başlar.
Kendi istedikleri hayatı yaşayamayanlar, günü geldiğinde suçlayacak, dahası hınçlarını alacakları insan aramaya başlarlar ki buldukları insanlar çoğunlukla anne, baba, kardeş, eş, çocuk, patron ve genelde de Aykut Kocaman’dır.  
Soğuk yuvamızda çalışan insanların suçlayacakları kişiler arasında üst sıraları zorlamaya başladığımız günlerde daha önce yurdun kalorifercisi olan Dündar amca birden müdür oluverdi. Bizim için çok önemli bir süreci başlatan bu olayı sakın ola “hükümetin işleri işte!” deyip geçiştirmeyin. 
Bu dönemde, kaloriferler yanmıyor diye götümüz donardı lakin işin aslını bilmeyenin asla anlamlandıramayacağı biçemde yanmasını da hiç mi hiç istemezdik. Kışçı’nın  ne demek olduğunu bilmezdik belki ama öykümüzde öykünmek vardı onlara. Uykubozumunda vücudumuz soğuktan kilitlenmişse eğer güne önde başlar, tersi durumda ise daha başlamadan yenik bitirirdik. Aborjinler’in kışın bir yerden, herhangi bir yere giderlerken, köpeklerini sırtlarına bağladıklarından bihaber, uyandığımızda sırta bağlanmaya razı olurduk. Buz gibi havada işerken çıkan buharda ısınma isteğiydi bizimkisi, aman ne çocukça bir istek…
Kaloriferin işlevinin sıcak sudan geçtiğini çözerek çözülmemiz de işte bu günlere rastlardı ki bu süreç, atıl duruma düşen kalorifer peteklerinin içindeki boruların kullanım alanının oldukça geniş olmasını kavramamızla devam eder giderdi. Gördüğünüz üzere hava durumu tadında bir yaşam sürüyorduk. Yurt geneli yer yer sıcak sulu, yer yerse soğuk demirliydi. Yani bok gibiydi. 
İlk dayağımı 5 yaşımda yedim,
Mor gazozlar aktı gözlerimden,
Ağladım...
İyice dayak yemeden dayak atılamaz derler,
İlk dayağımı dışarıda, 7 yaşımda attım,
Dövdüğüm çocuk yüzünü annesinin memelerine kapatarak ağladı,
İçim çok acıdı,
Yanlarına giderek özür diledim ki
İlk ve son anne dayağımı da o gün yedim
Mor gazozlar aktı gözlerimden,
Ağlamadım...

Dündar amca, sözünde dindar bir insandı ki belki de sırf bu nedenden, o günlerden beri din bana hep dar gelir. Elli, elli bir yaşlarında bir adamdı bu. Kısa boylu, tombul ve çirkin. Tam da olması gerektiği gibiydi özetle. Geldiği yeri unutmadığından gururla bahseder dururdu ve dahası kazan dairesinin neden altta olduğuna dair, kazanmak için yanıtlı, yanıltı bir metaforu bile vardı. Ona göre kalorifercilik hiç de hafife alınacak bir iş değildi ki kendisi, kalorifer sözcüğünü bölük pörçük ederek üzerimizden cümle çıkarabilme yeteneğine sahipti. Sayesinde sabahtan akşama kadar çalıştığımız için gözümüzde fer kalmayana kadar kalori verebiliyorduk örneğin. 
Söylediğine göre anne ve babalarımız ya ezan okunurken sevişmişlerdi, ya Kur’an yırtmışlardı ya da tuvalette ekmek yemişlerdi. Kim bilir, belki de haklıydı! Onlar ekmek bulabilmişlerdi, bize de bok yemek düştü.
Bir de belletmenler vardı tabii. Psikolojik travmaya maruz kalmış polisler belletme konusunda uzman oldukları gibi, bir o kadar da azman olduklarından bu iş için biçilmiş kaftanlardı ki aslında biz piçleri biçmek için psikopolis tutmalarına da pek gerek yoktu. Aslında mesele, eğer kaloriferci müdür olabiliyorsa, psikolik polis neden belletmen olmasından ibaretti. 
Sonraları mesleki anlamda öğretmenlik eğitimi alan polisler de yediğimiz dayaklara gerek özne, gerekse öylesine bir öğe olarak konuk oldular tabii. Her geçen gün alıştırmalarına alışmaya çalışıyorduk. Hatta hiç unutmam bir tanesinin soyadı Cop’tu ki bunu duymamızla birlikte doğrusu ödümüz koptu. Çocuk dövmek kendisi için ata sporuydu. Elinde tuttuğu sinirli değneği sokacak yer arayışı; aman ne büyük bir buluş…

Polisler, polisiye dayak atmanın içgüdüsel hazzını almaktalardı,
Bense ölesiye dayak yemenin piçgüdüsel hazzını defalarca aldığımdan,
Dayağın da, 
Hazzın da 
Azı kâfi gelebilirdi…
Mor gazozlar dolsa da gözlerime
Yalnız yemediğin dayak adamı ağlatmaz
Olsa olsa güldürürdü
Ben de gülerdim
İşin kötüsü dayak atmayı bilmeyen adamın vurduğu öldürebilirdi
Polislerin çoğu da öğretmenlik eğitimi aldıklarından 
Devlet için adam dövmeye değil
Devlet için koyun gütmeye programlanmışlardı
Bu yüzden yine de dikkatli olmak gerekirdi...

Devletin tutmak istediği ancak genelde en mahrem yerlerini tutturduğu çocuklardık hepimiz. Kömür karası kışın ortasında, mahallenin en fakirinin evinde doğal bir derin dondurucuya dönmüş mutfağın en soğuk köşesinde, günlerdir birkaç arkadaşıyla bekletilen ince belli çay bardakları gibiydik. Ancak bir sonraki misafirin gelişiyle hazırlanabilecek, içimizi ısıtacak bir çayı dört gözle beklemekteydik ve bu bekleyiş; ince bellerimize uzanacak soğuk elleri ısıtmak ile ödüllendirilecekti. Zaten biz de o elleri ısıtmak için yanıp tutuşuyorduk.
Beklerken birbirimize asla sarılamayacağımızın da farkındaydık. Çünkü tüm yaşadıklarımızdan sonra artık kendimizden olanı sevememek gibi lanet bir huyumuz vardı. Hatta sarılmayı bırakın, birbirimize gerçek anlamda sokulamıyorduk ve asla sokulamayacaktık da. Çünkü ince belimizin aksine artık çoğumuz geniş ağızlıydık ve ağızlarımız bizi birbirimizden olabildiğince uzak tutuyordu. Sonuç olarak bazılarımıza kaşık konulmadan sıcak su dökülüyor ve çeşitli yerlerimizden kırılıyor, kimseye batmayalım diye de doğrudan çöpü boyluyorduk. 
***
Kırılan çay bardaklarının yerini doldurma adına, destek birimi olarak farklı yuvalara iadeli taahhütsüz biçimde gönderildiğimiz de olurdu. Yerine ulaşmayan çocuklardan kurum, elbette ki mesul değildi. İskambil destesindeki jokerler gibiydik resmen. Diğerleri ile aynı pakette olsak da hiç arayanımız soranımız olmadan rahatlıkla çıkarılıp bir kenara atılabilir ya da satılabilirdik, taksitle ya peşinen olması fark etmeden. 
Bu anlarda bazı haklarımız yok muydu; vardı elbette. Çekiliş hakkımızı sonuna kadar kullanıyorduk. Tombala pulları gibi bir minibüsün içerine konuyorduk ve gideceğimiz yere varana kadar aramızdan bazıları seçilmiş oluyordu. Tombala oyununda bir pulun çekilip, tombala kartının üzerine konduğunu değil de camdan dışarı atıldığını düşünün. Toprağa karışmamızın ne kadar az zaman aldığını bilemiyorum.  
Sineklerin ısırıklarının üçüncü dereceden müellifi olduğumuz günlerde, düştüğümüz yer yetmiyormuş gibi, Sineklerin Tanrısı’ndan bir haber, birbirimize de düşmeye başlamıştık. 0-6 yaşın taze fasulyeliğinden çıkıp, gerçek anlamıyla bilet kesilir yaşa geldiğimizde gönderildiğimiz, 7-12 yaşlar arası çalışan yurtta mecazi anlamda da biletimizin kesilebileceğini, aniden kesilen sesler ve dahası kesilen bilekler sayesinde anlamış oluyorduk.


Huzurda sessizlik vardı, ama her sessizlikte huzur aramamak gerekirdi. Tamam, insan daha doğarken ölmeye başlardı ancak yine de birazcık erken sayılırdı. Yaşam okulundan mezun olmak varken yurtsuz yere atılmak hiç de hoş değildi. ...

10 Haziran 2013 Pazartesi

Demokrasi vardır, yalan olsa bile...

"Demokrasinin içinin güzelliğine kapılıp, onu sahiplenen o kadar çok sistem, ideoloji, akım, yaklaşım -ve artık adına ne derseniz- vardır ki günümüzde mikro ya da makro olduğu fark etmeksizin bu terimin kullanımına ihtiyaç duyulmaktadır. Dr. House bu konuda sağlam bir önerme getirmektedir; 

-"Hakikat yalanlarla başlar ve insanlar yalan söyler." 
-"En başarılı evlilikler yalanlar üzerine kuruludur"

ki bu Foucault'un sistem hakkındaki görüşleriyle tamamen örtüşür. Dahası oy veren kişilerin verdikleri parti ile aralarındaki geçici evlilik sözleşmesi'nde de bu kural açıkça yazılıdır.

Demokrasi sözünün iktidarın dilinden düşmemesi bana "Barda" filminin de müzikleri arasında yer alan Üç Nokta Bir'in söylediği "dediler ki" şarkısının bir kısmını da anımsattı. 

"Tekrar gözden geçirdim, yalan söylememişler... tekrar gözden geçirdim, yalan!" "Eğriyi doğruyu bilenler" tarafından kullanılan demokrasi kavramı da aynen bu şekilde bi yalan-bi doğru-bi kurgu-bi sorgu-bi vurgu halinde sürüp gitmekte ve kabına sığmamaktadır. 

Bir başka başlık altında dickinson'un "gerçeği söyle ama onu çarpıtarak söyle. başarı yayılan yalanlarla gelir" sözünü paylaşmıştım. Araçlar amaç olma ironisine yenik düşerlerse belirli çıkmazlara neden olurlar. Demokrasi de bana göre bu çıkmazların başında gelmektedir. Antik yunan demokrasisinin kavramsallaştırmasını yapanların "ancak ve ancak küçük toplululuklarda geçerli olabilir demiştik" dediklerini de duyar gibiyim. 

"Eğer yurttaşlar devletten korkuyorlarsa bunun adı tiranlıktır! Eğer devlet yurttaşlarından korkuyorsa bunun adı demokrasidir." 

Kimin kimden korktuğuna gelin siz karar verin?

Son olarak da "demokrasi vardır, yalan olsa bile..."

NoT: Dayatmalarda Kayboluş arkadaşımın yazısına yazdığım yorumumu paylaşmak istedim :) Görseli de Yalnızlığın Tanımıydı Ayrılık'tan yürüttüm :)



7 Haziran 2013 Cuma

Twitter belasına kardaş, yatarız zindan bizim!

Merhaba,

Bugün direnişin 11. Günü! Hareket bir kıvılcım ile ortaya çıkmış ve devamında ülke içinde gittikçe büyüyen koca bir yangına dönüşmüştür ki evet, polis tam da bu yüzden tazyikli su sıkıyor (!) Bu bağlamda akaryakıt ve LPG’ye gelen son zamların ardından biber gazı da artık ekonomik bir yakıt türü olarak hayatımıza her an girebilir.

Öncelikle benim de, eşim ve kayınbiraderimle anbean içerisinde yer aldığımız hareketin örgütsüz ve doğaçlama olduğunu düşündüğümü belirteyim. Bu durum, atılan sloganlardan, gelişi güzel hareketlerden de anlaşılabilecektir ki esasında tam bir “kervan yolda düzelir” durumu söz konusudur. 

Hayatında ilk defa meydanlara dökülmüş çok büyük bir kesim var. Tam bir serçe telaşı içerisinde, polisin orantısız gücünden korkan ama yine de cesaretle meydanlarda yer alan bir halk yığını. Barikat kurmak, polisle çatışmak, kaldırım taşı sökmek, otobüs yakmak vs. bir yana dursun gözü sürekli olarak poliste olan bir kitle.

Bu kitlenin % 95’den fazlası taraftarlar, liseli gençler, üniversiteliler, sade vatandaşlar, vb. insanlardan oluşuyor. Simge yoğunluğu açısından hazırlanan mizah gücü çok yüklü efsanevi pankartlar ve Türk Bayrakları söz konusu. Diğer semboller çok az! Yani öyle başbakanın bahsettiği üzere ideolojik ya da siyasi gruplar, 28 Şubatçılar, alkolikler, çapulcular değil meydandakiler ve başbakanın lafına bakıp çapulculuğu bir şeref payesi görecek kadar, gülmeyi bilen kişiler... Normalde hakaret davası açılabilecek sözler, lafı işiten tarafın verdiği tepkiyle çok ilginç ve karmaşık bir hal alarak birer birer kavram karmaşasına dönüşüyor. Bir de unutmadan ezan okunduğunda hiçbir direktif olmadan sessizleşen, bitmesiyle birlikte tekrardan sloganlara başlayan bir kitle düşünün; kandilde içmeme kararı alarak, simit dağıtan bir hareket sizce İslam karşıtı olabilir mi?


Türkiye şu an güzel ama sadece bir kişinin zevkiyle döşenmiş bir evdir. Bir kitlenin taleplerine kendince cevap verdiğini düşünen ancak kendinden olduğunu belirttiği halde, %50'inin içinde ve  dışında kalan kitleyi alenen dışlayan, dahası onurunu kırarak aşağılayan bir başbakanı vardır. Bu kesimin haklı “haylazlıkları” başbakana yaramaz olmuştur ki artık bu tebaaya karşı bir çatı değil yalnızca her yağmurda su akıtan boş bir tavandır. Onuru kırılan, kişiliğinden ödünler verdiğini hisseden, “benim burada ne işim var” diyen insanlar var bu ülkede ve nasıl ki bir zincir, en zayıf halkası kadar güçlüyse; Bir ülke de, en fakiri kadar zengin, en esiri kadar özgürdür! 

Çoğunlukla bilgi çarpıtma kaynaklı karşılıklı kışkırtma yok mu eylemlerde? Var ki, bu çok normal. Ortak bir hedef ve plan olmadığı için zaten provokasyona çok açık bir durum söz konusu.Ancak tüm hareketi salt bunu yapanlara indirgeyip itibarsızlaştırmak da en kibar tabirle algıda seçiciliktir. 

Bir de twitter yüzünden İzmir'deki gözaltılar var. İzmit'te de durum farksız ki "bu apartmanda işçi var mı?" gibisinden saçma bir suhal ile kapımız çalındı bizim de. Bu bizce bir gözdağıydı. Ancak Hindistan'daki Tuz yürüyüşünü bilen bilir! Hapishaneler haksız yere içeri konanlarla dolmaya başladıkca, "suçu" işlemeye devam etmek gerekir. #bubirsivildirenis mağdem en pasif agresif direniş yöntemi belki de budur!

Twitter belasına kardaş, yatarız zindan bizim!

Direnişteki insanları kategorize etmeye çalışmak, boş konuşup, oturduğu yerden maval okumaktan ibarettir. “Bu eylemi yapanlar, 28 Şubat’ta, başörtüsü yasaklarında neredeydiler?” gibi sorular soranlar var ki saçmalamakta gelinen son nokta budur. Ekşisözlük’te “crowley” rumuzlu arkadaşımızın bu soruya verdiği yanıt şu an alanlarda bulunan pek çok kişi için geçerlidir;

“Ben ortaokuldaydım. Gezide yanımda olan kardeşlerim ya okula başlamamıştı ya da ilkokuldalardı. Bazıları liseye yeni başlamıştı. Sürekli olarak şurada neredeydiniz, burada neredeydiniz diyorsunuz ya? Biz Gezi’deydik siz neredeydiniz?”

Şu an meydanlarda olan kitlenin tutumunu şuna benzetiyorum ben. Almanya’da yaşayan Türk pasaportuna da sahip insanlar seçimlerde, Almanya’nın AKP’sine değil de sol tandanslı partilere oy veriyorlarken, Türkiye seçimlerinde oylarını AKP’ye veriyorlar. Çünkü gurbette ve azınlıkta olduklarından haklarını en iyi koruyacak, savunacak kişileri başta görmek istiyorlar ki ezildiklerini hissettikleri ülke de bir nebze nefes alabilsinler. Ülkemizde “%50” içinde/dışında kalan ve sesini duyurmak isteyen kesimin de şu an yaptığı aslında bundan pek farklı değil. Seçimler, demokrasi alfabesinin yalnızca birkaç harfini oluştururlar. Her gün seçim yapılamayacağına göre, bir haksızlık ile karşılaşan halkın tepki göstermesi kadar doğal bir şey de yoktur. 


Konuyla ilgili Murat Menteş’in paylaştığı bir anekdotu aktarmak istiyorum size;

“Babamın arkadaşı Süleyman Bey, eşi Hacer Hanım’dan boşanmış. Şok!
Annem soruyor: “35 yıldır evliler, kocaman çocukları var, neden ayrılmışlar?”
“kahve köpüğü” diyor babam, “Süleyman, ‘kahvenin köpüğü az olmuş’ deyince Hacer de kızmış; tartışmışlar ve soluğu mahkemede almışlar…”
Annem: “yahu neler söylüyorsun, insan hiç kahve köpüğü yüzünden boşanır mı?”
Sesimi çıkarmıyorum.
Fakat, bu boşanmanın kahve köpüğüyle ilgisi olmadığını biliyorum.
Öfke, geçmişte biriken çok sayıda meselenin bileşkesidir ki Gezi Parkı hareketi de direniş için “kahve köpüğü” olmuştur.

Son olarak eyleme katılmayan arkadaşların herbirine -düşüncesi ne olursa olsun- katıksız saygı duymakla birlikte, onların da direnişe katılan insanların her birinin davasına saygı duymaları gerektiğini düşünüyorum. Çünkü "dün sizin istediklerinize kulak tıkandığında sizden biriydim, şimdi siz başkalarına kulak tıkadığınızda nasıl sizden olayım ben." Kölelikten kurtulur kurtulmaz kendisine köle isteyen biri olmayın! Size zamanında yapılan haksızlıkların acısını, bundan sorumlu olmayan kişilerden çıkararak, yaşadığınız acıların aynısını ve belki daha da fazlasını başkalarının yaşamasına da ortak olmayın!!!

“Yaşam tarzımıza, mahremiyetimize, onurumuza dokunma!” başka ihsan istemez…

12 Eylül 2012 Çarşamba

Umarım...



"haklısınız. ölümden sonra hayat var. ama benim suçum değildi top oynamanın din dersinden daha zevkli olması... inanmayacak birisi değilim. bu zamana kadar olmayacak çok şeye inandım. mesela şöyle olsaydı; bütün herkesin ateist olduğu bir dünyada yaşasaydım ve bir gün yanıma yaşlı bir amca yanaşıp bana şöyle söyleseydi: 'çocuk, sen onlara bakma.ölümden sonra hayat var'. işte o zaman çok kolay inanırdım. hatta gece gündüz dua ederdim. ama haklısınız ölümden sonra hayat var ama derdim o değil; umarım din dersi yoktur..."

Eser Furtuna

10 Eylül 2012 Pazartesi

Üç...



hayatınızda sağlam bir mutsuz sona geldiğinizde
bayatlamayan bir tek mayanız kalmıştır.
kendinizden başlayarak,
sizi koala gibi SARdığını SANdığınız kişileri,
herkesi ve her şeyi
sağ üstteki çarpıya basar misali bir çırpı da geride bırakmalısınız
fakat başlarda önünüze baktıkça arkanızı görmeniz kaçınılmazdır.
yakın planlı hayalleriniz kırıldığı an
uzaklar; yaranıza tuz basan tuz'aklardır.
hem kaç kez kaçarsa kaçsın uçurtmanız
kız isteme besmelesinden ötürü
gökyüzüne küsülmezdi
dahası kimse bilmese de
esmer tasın değeri yeni hamamda bilinmezdi
yine de kafanız genelde çalışmasa bile
eski'r tas dipsiz kuyulara birebirdi...

esmer güneştim
dondum önce
çatırdayarak çözüldü dilim
gözlerim açıldı yavaş yavaş
ayaklarım dibe vurdu
ve sonra doğdum yeniden
karanlık aydınlığa...

ağlayan bir temmuz sabahında
kör bir limoncunun
bonkör bir askıdan ekmek alırken
rüya salıncağında sallanan bir çocuk görmesi kadar
anlamsız bir karşılaşmayla
tanıştım bir çocukla
ve sanki iki bendir tanıyordum bu veledi
önce biraz kekeledi
sonra da yüzüme fazlasıyla gülerek
"sonunda gelebildin" dedi!
anlayacağınız şov, kaldığı yerden
kovularak devam ediyordu...

yeni hayatımın ilk gününde böylece bir arkadaşım oldu,
adı da şaka gibiydi;
Joker;
yani iskambil kağıtlarının elli üçüncüsü...
bildiğiniz üzere kişileri tanımakta üzerime yoktur (!)
"o da benim gibi galiba" derken
ve acaba ihtiyacım olan yerde kullanabilir miyim onu?
hatta bazen kendi yerime bile kullanabilir miyim?
soruları aklımdan geçerken, 
 "joker, küçük bir delidir.
herkesten farklıdır o.
ne sinektir ne karo, ne kupa ne de maça.
sekiz veya dokuz, papaz veya bacak değildir.
her şeyin dışındadır, ötekilerle aynı yere ait değildir.
gerçi öbür kartlarla aynı pakette bulunur,
ama orası onun kendi evi değildir aslında.
bu yüzden de çıkarılıp bir kenara konabilir, hiç arayanı soranı olmadan."
yazan, bir kullanma klavuzu tutuşturdu elime ki
benzer yanlarımız hakikaten de vardı fakat
beş dakikada bütün işler değişti...

Polisler, polisiye dayak atmanın içgüdüsel hazzını almaktalardı,
bense ölesiye dayak yemenin piçgüdüsel hazzını defalarca aldığımdan,
dayağın da,
hazzın da
azı kâfi gelebilirdi…
mor gazozlar dolsa da gözlerime
yalnız yemediğin dayak adamı ağlatmaz
olsa olsa güldürürdü
ben de güldüm
işin kötüsü dayak atmayı bilmeyen adamın vurduğu öldürebilirdi
polislerin çoğu da öğretmenlik eğitimi aldıklarından
devlet için adam dövmeye değil
devlet için koyun gütmeye programlanmışlardı
bu yüzden yine de dikkatli olmak gerekirdi...

fark ettim ki zaman eskisi kadar hızlı geçmiyor
eskisi kadar da çabuk ölmüyordu
hızla anlatacağım olaylardan çok dolgudan olgularım vardı
şemsiyeyle ilgili bir japon atasözünden ötürü de hiçbir şey sormadım ona
farkında olmadan güzel işler yapacağımızın farkındaydım
birbirimiz için ilk gün okul servisinde yan yana oturan çocuklar gibi olmalıydık aslında
ama sanki 20 yıllık kankardeşlerdik...
dayaktan sonra
bana bu hayatta başarılı olmak istiyorsan bir üçüncüye ihtiyacın vardır dedi
ve o gün beni geleceğin en garip yazarıyla tanıştırdı;
ismi cenap'tı...


29 Ağustos 2012 Çarşamba

Mor Gazoz...


boşta gezmekten hoşlansam da
hoş gezdiğim anlarda bile boş gezemeyen,
taşkağıttan, bıçkın  bir kaplanım ben.
annem ben doğarken,
babamsa siyahi olarak doğmamla,
hayalleri batarken ölmüş.
ismimi de halimle müsemma olarak Güneş koymuşlar da
daha ilk günden tutulmasam iyi olurmuş...

sokağa 4 yaşımda düştüm,
ilk dayağımı 5 yaşımda yedim,
mor gazozlar aktı gözlerimden,
ağladım...
iyice dayak yemeden dayak atılamaz derler,
ilk dayağımı 7 yaşımda attım,
dövdüğüm çocuk yüzünü annesinin memelerine kapatarak ağladı,
içim çok acıdı,
yanlarına giderek özür diledim ki
ilk ve son anne dayağımı da o gün yedim
mor gazozlar aktı gözlerimden,
ağlamadım...

ilk işime 8 yaşımda girdim.
sansar diye birinin kendi yaptığı şekerleri
bisikletle büyüklere dağıtan minik bir bitirimdim.
alemdeki cismim gündüz feneri,
ismimse esmer şeker'di
annem babam tanısalardı beni
çok severlerdi

sansar iyi bir adamdı;
bana okumayı, yazmayı, dövüşmeyi, iskambili, bölüşmeyi ve gülmeyi öğretti.
zaten bir adam sizi her hafta lunaparka götürüyorsa kötü olamazdı.
13 yaşımdayken aynı lunaparkta pamuk şeker yiyen bir kıza aşık oldum
benden epey büyükmüş!
ne olmuş yani,
onun yaşı büyükse benim de gözyaşım büyük cinsinden arabesk hallerdeydim
sansar, "uzak dur oradan" dedikçe, kendimi orada buluyordum.
ilk bıçak yaramı da "kızın peşini bırak" sözleriyle kızın gözleri önünde edindim
"güzelim kızı tek seven ben olacak değilim ya!" diye düşünerek,
bana bıçağı vuran çocuğun ablak bakışları arasında
sağ yanım hızla kanarken kıza, kendi koyduğum isimle seslenerek,
Pamuk Şekeri;
"işte seni de bu bıçak yarası gibi seveceğim" dedim!
kız benden akan kanı görünce düşüp bayılmıştı da
bayılmasa iyiydi...

sansar bir kere daha iyi adamdı
tüm gece penguen okumuş gibi uykusuz kalmıştı
zaten bir adam bütün gece başınızda bekliyorsa kötü olamazdı
saçımı okşayarak, şansa yaşadığıma dair bir nutuk attı
ayağa kalktığımda 14 yaşındaydım
pamuktan bir sevgilim vardı,
ben sütlü kahve olmuştum,
o da kömür gözleriyle esmer pamuk...


bıçak yarası gibi keskin bir viraja hızla girerek büyürken
bir gün bizim kız
gündüz fenerle gezen ve kendine köpek diyen bir adamı anlatan
kendi küçük fakat derdi büyük bir kitap bulmuş,
gündüz fenerliğimizden de bağdaşım kurup
gitmiş biri ak diğeri kara 2 yavru almış gelmiş
daha kendi sorumluluğumuzu bilmeden
2 yavru köpeğimiz oldu mu 15 yaşımda
karasına gündüz dedim akına gece,
neticede
ikisi de iki hece...

16 yaşımda sansar şeker yapmayı öğretti bana
tadına bakmamam gerektiğini de tembih etti.
"köpeklere de verme gözleri kör olur" dedi.
birlikte çok güzel işler yapacağımızı fakat daha tıfıl olduğumdan bahsetti.
ben de kendimi ona daha iyi göstermek için tatlı tatlı diye bir kitap okudum.
ilk sayfada çikolata topları vardı,
esmer şeker koyun diyordu.
ben de kendi yaptığım şekeri karamelle karıştırarak ekledim
tadına bakıp bakmama konusunda kararsız kaldım fakat
bugüne kadar bir istisna dışında sansar'ın sözünden hiç çıkmamıştım.
derken sansar geldi ve yaptığımı görünce çılgına döndü,
nasıl olduğunu sonradan anlayacağım şekilde, tatmadığımı anladı.
sakinleştikten sonra bir tanesini kokladı ve ufak bir parça attı ağzına
o anki yüz ifadesi hayatımda görmediğim kadar mutlu bir ifadeydi ve zengin olduk dedi...

17 bitmiş 18'den gün almıştım ki
25 yaşındayım desem kimse itiraz etmezdi
hayat standartlarımız zengin insan mertebesine yükselmişti artık
içimdeki kaybetme korkusu ise her geçen gün artmaktaydı ki
her şey çok güzel gidiyorsa kesin olan tek bir şey vardı;
bir şeyler yanlıştı ve kötü şeyler olacaktı...

bir gün evlenmeden olmayacağına dair olan anlaşmamız aniden bozuldu ve
pamuk şeker ile bir sonraki aşamaya geçtik.
mor gazozlar aktı gözlerinden,
ağladı...
ağladım...


bunun ertesi gün sansar daha önce hiç görmediğim şekilde telaşlı bir halde geldi ve
"köşeye sıkıştım, hemen burayı terketmelisiniz" dedi.
sol yanından bir anahtar çıkardı,
bir kağıda bir şeyler karalayarak
bana uzattı.
hiçbir soru sormadan gece ile gündüzü de yanıma alarak pamuk'un yanına gittim ve durumu anlattım
önce "gelemem" dedi, sonrasında ise bana sımsıkı sarılarak "yalvarırım git buradan" dedi...
ne olduğunu anlamadan aptalca bir soru sorarak "kim" dedim...
"hemen bu evden çıkmazsan beni sonsuza dek kaybedeceksin" deyince,
gözlerimi gözlerinden ayırmadan kapıya kadar varıp, dışarı çıktım...

hayatın zirvesinden yuvarlanmaya başladığımı hissettim.
yeteri kadar param, çok güzel bir sevgilim, babadan öte bir adamım ve köpeklerim vardı ama
anlayamayacağım şeyler oluyordu
sansar'ın karaladığı kağıtta bir postane kasası numarası yazılıydı.
sol anahtarının açacağı kasaya hemen ulaştım:
pamuk ve benim için iki pasaport, kıbrıs'a bir uçak bileti ve
adıma düzenlenmiş binlerce liralık bir hesap defteri vardı yalnız,
niye iki pasaport ve bir uçak bileti diye düşünmekten parayı umruma katamıyordum...

sansar'a kendimi bildim bileli güvendim ancak
bu kez kendimden beklenmeyecek bir biçimde
"acaba pamuk'la beni ayırmak mı istiyor?" diye düşündüm,
dayanamayarak mahalleye geri döndüğümde sansar'ın tutuklandığını gördüm.
mor gazozlar aktı gözlerimden,
ağladım...
hemen sonra evden pamuk'un çıktığını ve polis şefine uzun uzun sarıldığını gördüm.
gece ile gündüzü bir refleksle elimden bırakmamla birlikte
ikisi de tüm hızlarıyla pamuk şekerim'e doğru koşamaya başladılar
bense olanı biteni çözememenin verdiği sinire rağmen saklanmayı akıl edebildim...

ertesi gün televizyonlarda,
"bugüne kadar 27 kişiye tecavüz etmekten aranan sapık sonunda yakalandı"
şeklinde bir haberi sansar'ın fotoğrafıyla birlikte verdiler...
işte bu çok saçmaydı
mor bir gazoz açtım içtim,
ağlamadım...
çok değil daha birkaç gün önce
hayatımın bu erken döneminde
diğer insanlardan çok farklı olmadığımı,
oldukça sıradan olduğumu düşünüyordum
şu an ise nereden ve kimden başlayacağımı biliyorum...


27 Ağustos 2012 Pazartesi

Kızmayın...



3 Ağustos'tan bu yana bırakın bloga yazı eklemeyi, birkaç istisna hariç bakma fırsatını bile bulamadım. Bu nedenle yeni yazı var mı diye uğradıkça eski yazıyla karşılaşan ve akabinde canı sıkılan arkadaşlarımdan özür diliyorum... Hele Red House çok kızdı çok :) Aynı duyguyu ben de bazı bloglarda yaşadığım için hayal kırıklığına uğruyorum ve hayıflanmakta fazlasıyla haklı arkadaşlarımı anladığımı bilmelerini istiyorum...

Artık geldim buralardayım...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Pencere Önü Çiçeği...


Ben, güneşi pek sevmeyen fakat son iki yıldır, fazlasıyla güneş alan bir evin, penceresinin önünde solmaya direnen bir çiçektim. Komşu çiçekler, onlara karşı sıfır sorun politikası gütmeme rağmen, onlar gibi çok renkli açamadığımdan olsa gerek, bir türlü beni sevemediler. Bir ara içlerinden birisi beni sever gibiydi; hatta yaramazlık yapmadığımı defalarca söylememe rağmen kızgın bakışlarını üzerime fırlatıp duran güneşe karşı gelerek, gölge bile olmuştu bana. Ben de tüm hikâyemi anlatmıştım ona fakat tam da yüzüm gülecek, diğer çiçeklerle de aramız düzelecek dediğim sırada o da diğerlerine uyarak tabiri caizse dallarımı kırmıştı. Amacının bana gölge olmak değil, beni gölgede bırakmak olduğunu nasıl da anlayamamıştım. İçleyene kanıp dışlandım, dışlayana takıp içlendim anlayacağınız. İçimi dışımla çarpmaya kalksam; içim sizi, dışım beni yakar, içim dışıma çıkar da yapamam…

Yağmur Tanrısı ise beni onları sevdiğinden daha çok severdi ve bana diğer çiçeklerden başka bakardı ki bu nedenle bırakın diğer çiçekleri, eşi olacak kadın bile kıskanırdı beni. Dahası, görüntüdeki uyumu bozduğumdan,  güneşi sevmediğime kadar varan türlü bahanelerle yerime başka bir çiçek koyma konusunda da ayda bir olay çıkarırdı. Bu olayları bastıran yağmurların efendisi ise yanıma gelip sırf ben üzülmeyeyim diye oturur ve uzun uzun konuşurdu benimle. Bense, şeytanın babaannesinin adını bile bilirdim de susar dururdum öylece. Özetle; her gün yağmur yağardı üstüme, yine de açılamazdım kimselere…

Diğer çiçekler her sene farklı arılar tarafından ziyaret edilirlerdi. Bense ömrümü ilk zamanlarımda tanıdığım bir arıyı bekleyerek geçirdim ve biliyordum; o arı birgün gelecekti. Bu nedenle rengârenk çiçeklerimin kepenklerini indirmiş, gelen geçen arılara yüz vermiyordum. Komşularımın rahat yaşamlarına saygı duyarak yaşadığım halde, onlar benim bu halimi yadırgıyorlardı ve biliyordum ki o gün onlar gibi yaşasaydım da arkamdan demedikleri kalmayacaktı. Anlayacağınız, iki ucu ballı değnek durumu…

O arıya özümü vermiştim ben ve O da bana, konduğu tüm çiçeklerden farklı olduğumu söylemişti. Arılar çapkındır bilirim ama inanmıştım ona. Tattıkları bir çiçeğe bir daha dönmez de derler ama hissediyordum; o arı birgün mutlaka gelecekti...

Günler, diğer günler gibi geçerken ve beklenen bir türlü gelmezken Yağmur Tanrısı’nın eşi, elinde kendisi gibi bir çiçekle çıktı geldi. Adı çöl çiçeğiymiş, güneşi severmiş, pencere önüne çok yakışacakmış... Her zamanki gibi bir tartışma yaşanacaktı; fakat bu defa varlığım tehlikedeydi.  Tartışma tüm hızıyla başlamış ilerliyordu ki cadı kadın beni boynumdan tuttuğu gibi aşağıya fırlatıverdi ama birkaç saniye içerisinde anlaşıldı ki kırılan tek saksı benimkisi olmayacaktı. Uçuşumu gören Yağmurların Efendisi de önce eşinin ayaklarını kesiverdi yerden sonra da kendini bir yağmur tanesi gibi salıverdi pencereden...

Ertesi gün gazeteler ve televizyon kanalları, tek sorunları pencere önündeki bir çiçek olan çiftin intiharının nedenine dair bilumum nedenleri irdelediler. En dikkat çekici başlıklar, “kan, gül, aşk ve diken” temalı olanlardı. Oysa ben gül değildim fakat en sonunda güldü yüzüm…

Olay yeri inceleme ekiplerine yalvaran bir kadın, adli tıpsal işlemler tamamlandıktan sonra beni aldı ve Yağmur Tanrısı’nın mezarının üzerine dikti. Cadı kadından kurtulamamıştım fakat diğer çiçeklerden kurtulmuş, dahası bu defa koca koca ağaçların gölgesindeydim. Beni efendimden ayırmayan, ismi de kendisi gibi Melek olan kadın, adamın mezarının başında durdu ve gözlerinden akan yağmurlar eşliğinde “sana bu çiçeği ikinci kez veriyorum” dedi. O ana kadar sahibimin benim için hem kendinin hem de eşinin canına kıydığını sanan ben, sonunda durumun vahametini anlamıştım. Yağmurların Efendisi için niçin bu kadar önemli olduğumu da…

Çiçeklerim de güneş yüzünden açmıyormuş meğer. Ne zamanki çiçeklerim açtı, o arı da geldi…




24 Temmuz 2012 Salı

İçimden Geçenlerde...



Çok değil, içimden geçenlerde ölü filozof ve yazarlarla adı ya/saklı bir yeraltı kütüphanesinde buluştuk. Kim var kim yok diye bir göz gezdirdim ki yok'lama yapmak fikrini kuyunun dibine atmadan önce iyi düşünmek gerekirdi; zira bunu en son deneyen hiçleme ile varlama tartışmalarının arasında sıkışarak can vermişti ki ölümsüzlerin ölmesi daha çok acı verirdi... Öz kararı bir düzine kadar aşmış ile sıradan bir yitiğin buluşması başlamıştı ki; pek çoğunun karşısında oturuyor olmam, kendi yanımda olduğum anlamına gelmez diye düşünüyordum, o halde sıçtım...

Arthur Amca aramızda hiç kadın olmamasından oldukça memnun gözüküyordu ve "bilir misiniz bir gemide kadın olması neden kötüdür?" diye, söze girerek ısınma turlarını başlattı. Ortamdaki herkes cevabı bildiğinden Cemil Meriç ki kendi semasının tek yıldızıdır, "amacım sadece karşıya geçmek ise hangi gemide olduğumun bir önemi var mıdır?" dedi ve bu sırada Gogol biraz geç de olsa aramıza katıldı, güzel paltosunu astıktan sonra masadaki yerini aldı. Benimse fark ettiğim nokta; büyük ölçüde idealist olan bu adamları, gerçekler öldürmüştü. Demek ki her gerçeğin panzehiri henüz bulunamamıştı ki öte yandan da gerçekler, bu dünyanın en boktan şakalarıydı...

Ben tıfıl olduğum ve dahası içmeyen bir meze canavarı olduğum için çilingir sofrasını hazırlamak bana düşmüştü. Kaldı ki yorumlama konusunda hepsi birer maymuncuk olan bu adamların yanında ben iki kıytırık teldim. Yardım etmeye yeltenen can, Can yücel, "benim nevalem burada evlat!" diyerek sol yanını gösterdi ve hemen yanımdaki Bukowski'ye göz kırptı ki yalan değil kardeş gibiydiler, Can Bukowski'ler...

Hobbes ile Locke bir köşeye çekilmiş doğaları gereği tartışıyorlardı ve bu tartışmada tıpkı savunarak avundukları argümanlar gibi kavga, barış, özgürlük, ceza, vs... vardı. İnsan, doğası gereği kendi sistemini kendi tehdit ediyordu. Çözüm meselesine gelince de soruna bir düğüm daha ekleyip, yollu oluyor ya da yolsuzluğa devam ediyordu. Neyse ki  Rousseau, bu sırada çocuklarını terk etmekle meşgul olduğundan aramızda değildi. Uzatmaya gerek yoktu; insan, doğası gereği manzarasızdı, manzaraya sızdı...

"Tanrı varsa keder yok" diye bir kitap yazacakken öldüğünü söyleyince Cioran, sofrayı bırakıp, ortamdaki diğer herkes gibi diyeceklerine kulak kestim. Herkesin ağzından çıkacak ikinci cümleye kenetlendiğini gören üstat gülümsedi ve "korkmayın yahu keder var olduğuna göre" deyince, herkesi bir gülmek aldı. Nietzsche'ye dönerek "üstadın "Tanrı Öldü" demesine atıfta bulunarak "Tanrı vardır, yoksa bile" demeseydim belki de şu an aranızda değildim" dedi. Cibran da o sırada Nasreddin Hoca hikayelerini okuyor, kendisininmiş gibi gösterebileceği kısa bir kıssa daha arıyordu.

Dostoyevski gözünü Gogol'un paltosuna dikmiş, yeraltı kütüphanesinin tozunu yutarak notlar alıyordu. Ben de bildiğiniz üzere Dunya'nın kendisini Allah Ağrısı çeken birine feda edişine oldukça bozuk olduğumdan, "umarım  kendimde onunla bu konuyu konuşacak cesareti bulabilirim" hayallerinde yüzmekteydim. "Ben sıradan bir insanım, olağanüstü değil" diye, söze girmeyi göze alabilir miydim ki? Ya da "Oblomov çok daha bir sağlam karakterdi" diye, girişsem söze, bana çıkışır mıydı dersiniz?

Gözlem yeteneğim fazlasıyla gelişmiştir ki gözlerim sözlerimi ele verseler kaç yıl yerler diye düşünürken, çok konuşanları tahtaya yazma isteğim vardı. Boş konuşmasalar da, ne de çok konuşuyorlardı. "Sen önce dinlemeyi öğren" anlara ramak kalmıştı ki, sofra aklıma geldi fakat o da ne; iki güzel adam ne var ne yok süpürmüşlerdi. Neyse ki yeraltında ve hayaliydik de istediğimiz an yeni bir zula yaratabilirdik. "Red House" elinde nevale dolu filelerle içeri girebilirdi en basitinden. Yani anlayacağınız o kadar da tıfıl değildik... 


Ruhdeşen Freud, üstatların bu davranışlarının kökenine inecek oldu da kuyu dipsizdi, o bile korktu ki ben, Jung'u severim, Freud'dan ötürü. Zaten ortam da bu konulardan bahsetmeye pek uygun değildi. Nietzsche elinde çekiciyle gelmişti; fakat doktor Breuer'in gözetiminde ve oldukça yorgun gözükmekteydi. Tek diyebildiği durdurun şu saçma müziği oldu. Wagner'e olan kini halen geçmiş değildi. Demek ki insanlar ölseler de meseleler bitmiyordu...


 "Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir." diye, kendine yakışır bir giriş yaptı, Wittgenstein. Bunu duyan Bukowski "ya da zil zurna sarhoştur" diyerek, kapıyı kendine doğru çekerek açtı ve sarhoş adım işemeye gitti. Russell ise Aylaklığa Övgü'yü yazmasına esinti olan  yapıbozumcu öğrencisine hala tepeden bakıyordu...


Daha derinlemesine bir sohbete başlanamamış, henüz herkesin kendi arasında sohbet ettiği anlar yaşanıyordu ki benim işim bitmiş, yitmiştim; sofra hazırdı. "Anlatanların yabancısıyım" diyerekten, hikayeler anlatsam,  gerçek masal'arında bana da yer verirlerdi belki ama yer almadan da yaşanabilirdi...


Pek çok aşmış da bilinçaltımın kütüphaneleri boşalsın diye beklemekteydi...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Bir Güzel İnsan Mandela...



18 Temmuz 1918 - 

Nelson Mandela, hapisten çıkmıştı; dile kolay tam 27 yıl süren bir esaret hayatı sona ermişti... O'nu tanımayan herkes hayatından çalınan bu yılların intikamını alacağını, beyazların artık Güney Afrika'da barınamayacağını öngörüyordu. Hapisten çıktığı gün, kendisini dünyanın en büyük figürü haline getiren cümleler ağzından döküldükçe, bırakın dünyayı kendisiyle aynı deri rengine sahip olan yoldaşları bile hayretler içerisinde kaldılar; "intikam yok, şiddet yok..." Büyük affedici, bu söyledikleriyle tarihin en büyük figürü olmayı çoktan hak etmişti ki gerçek "ihtiyar delikanlı" da kendisiydi...

Çok yaşa sen Mandela; içimizdeki, bizi insan yapan hen kıvılcımı söndürmeye çalışanlara inat, çok yaşa...


17 Temmuz 2012 Salı

Blog Tasarımı Şakası...

Öncelikle ödüllü bir web tasarımcı olarak diyebilirim ki, tasarım çok önemlidir ama nihayetinde aslolan içeriktir. Blogumun salaş halinden ötürü, okuyamama kisvesiyle rahatsız olanların sayısı üçü beşi geçince, azıcık zaman ayırıp da güzelleştireyim istedim blogumu fakat o da ne; hemen hepinizin yakından tanıdığı İpekBöceği okuyamama rahatsızlığının da etkisiyle yorumunda "ne olur sana bi tasarım yapalım" deyince "oh" dedim ve bugüne kadar zamansızlıktan yapamadığım bu işi de üzerimden atmış oldum. "Tasarım bitince de blogumda "blog şakası" olarak paylaşırım" dedim ama çok geçmeden de ne kadar büyük bir hata yaptığımı anladım...

Özet geçerek ilerleyeyim, İpekBöceği çalışmalara hızla başladı; tasarımlar, kodlar derken kaç gün, kaç saat çalıştı, yirmi otuz tane tasarım gördü blog. Tabii bu arada bi kapris, bi küçümseme, bi artistlikler inanamazsınız! Ben bu yaşıma geldim böyle bir şey görmedim. Üstüne üstlük bi de para istemez mi tasarım için...  

Neyse, İpekBöceği Usta'nın başından aşağı yeterince kaynar su boşalttıktan sonra gerçeklere geçebilirim. İlk olarak ben bir web tasarımcı değilim ve yukarıda kaprisli, ukala ve artist olarak betimlediğim İpekBöceği'nin blogu tasarlama sürecinde, bu betimlemelerle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, hatta tam olarak bunlara zıt bir imaj çizdiğini  de içtenlikle söyleyebilirim. Para isteme mevzusu da pek tabii koca bir yalan :D

Gerçek şu ki; yorumunda belirttiği günden sonra günlerce çabalayarak ortaya, benim istediğimden de güzel bir iş çıkarttı. Bunu yaparken de sürekli olarak isteklerimi sordu ve katıksız yerine getirdi. Kendisine ne kadar teşekkür etsem az gelir ama çooooooooook teşekkür ediyor, tasarımla ilgili görüşlerinizi de bekliyorum :D

10 Temmuz 2012 Salı

Cenap...

"Zaman onu öldürdüğümüz için şikayetçi olmuş, müebbet yemiş; Sürekliliği de bundanmış..."

Bir zamanlar, azgelişmiş bir ülkede çok gelişmiş olmak çok şeyi değiştirirdi; fakat sonraları, insanlarının çoğunun en sevdiği şiirin "Fatiha" olduğu bu ülke az ile yetinmeye devam etti, çoğu da göremez oldu ve seçtiği ölüm metodu standart bir yoldu. Esanslı bir kıza aşık olan esaslı kahramanımız Cenap ise başta dem vurduğum bir zamanlarda kalmış, çaresizce kendine dalmıştı...

İnsan cisimleşmiş zamandı ve kahramanımızın zamana olan inancı Tanrı'ya olan kadardı. Tanrı'ysa onun için sıkı bir tanrıtanımazdı. Bu söylediği büyük bir günah olabilir ya da bazılarınızı şoka uğratabilirdi ancak çok ilgi çektiğinden devamı yazılan bir günah defterine sahip olduğundan, bu durum, O'nun için çok da fena değildi. Laf aramızda, kendine inancı olmayan birine inanmasını da bir zahmet beklemeyin, özellikle de bekleme odalarınız Azrail tarafından tutulmuşken...

Kahramanımız Cenap, büyümeden yaşlanan bir neslin hımbıl bir üyesiydi. Pek yakışıklı değildi lakin çirkin olduğu da söylenemezdi; hatta kirli sakalına ve her daim gittiği berberinin hiçbir soru sormadan iki numaraya vurduğu saçlarına, sessizliğini ve gözlerindeki hüznü eklediğinizde karizmatik bile sayılabilirdi. Sol gözünün hemen yanında, dikkatli bakıldığında görülebilen ve sadece güldüğünde ortaya çıktığı için “göz gamzesi” adını verdiği küçük bir ben vardı. Henüz bunu fark eden olmamıştı ancak gün gelecekti ki birisi karakaşına karagözüne vurulacak ve sırf bu yüzden O’nu güldürmeye çalışacaktı.

Her bebek doğduğunda nasıl bir ailenin içine düştüğüne bakarak ağlar; kimi sevinçten, kimi de üzüntüden. Bizim Cenap da ikinci kategoriden… Dahası, babası Ayı Ekrem’in, ismini cenabetlikten kurtulamasın düşüncesizliğiyle verdiğini düşünecek olursak baba bir farkla hayata yenik başlamıştı; lakin babasının tek özelliği de mallığı değildi. Ayı Ekrem sıkı bir rejim muhalifiydi ve kilo aldıkça bu muhalefet artmaktaydı. Eritme potalarında eritilmişti ama o denizde sırt üstü yattığında küçük bir adacık gibi gözüken göbeğini Samandağ Biberi bile eritemezdi.

Hepimizin, büyüklerimizden Allah’ın her günü duyduğu “bu memleketten adam olmaz kardeşim!” cümlesini kurma sırası yavaş yavaş Cenap’a gelmekteydi. Etrafındaki herkes istisnasız olarak yırtma derdindeydi; fakat bu dertlerine tezat olarak yaptıkları tek şey, dikilmekti…

Tek yaratıcılığı hayata ayak uydurmak olan insanlardan farklı olduğunu hissediyordu ve birgün mutlaka bu farklılığını ortaya çıkaracak bir olayla karşılaşacaktı. Azgelişmiş bir ülkede olsa dahi çok gelişmenin bir faydasını göreceğine inanıyordu. Okuyordu durmadan, durdukları halde okumayanlara inat. Yazdıklarıyla da birilerinin dikkatini mutlaka çekecekti ki o günün gelmesini iple çekmekteydi de ip pamuktandı. Bir olayın hayatını değiştireceğine o kadar inanıyordu ki an geliyor, olay çıkarmamak için kendisini zor tutuyordu. Zaman durmaz koşuyorken doğru anı kim bilebilirdi ki...

Her sabah kötü bir düşçü olarak uyanıyordu, kokmaktan korktuğu için duş gördüğü uykulamalarından. Çişini yaparken dişini fırçalıyor, kıçını toplarken de pek bi numarası olmayan iki numara saçına bakıyordu. Bu seans her sabah nüans farkıyla da olsa monotonlukta birinciliği kimselere kaptırmazken, ikinci seansa darboğazından geçen, çöl sıcağında göle maya çalma sonucu oluşan bir fincan kahve salça oluyordu. Kahveye, kahvenin keçilerin keşfi olduğunu öğrendiği gün, yani basit bir ters fabl sonucu keçileşerek tutulmuştu.

Pencereden dışarıya baktığında gördüğü çok eşli manzaraya gülerek bakıyordu artık; çünkü gördükleri görmediklerinden epeyce iyiydi. Yani hiç, yoktan iyiydi! Derken...



Samimiyetine güvenerek sorum var sana ey okuyan güzel insan; Birgün bir kitap aldınız elinize, ilk sayfalarını açtınız, başladınız okumaya ve yukarıda yazanlarla karşılaştınız. Devamını okuma isteği uyanır mı bünyenizde?

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Ağlama Bebek...

Sıçtık...

Her bebek doğduğunda nasıl bir ailenin içine düştüğüne bakarak ağlar; bazısı sevinçten, bazısı da üzüntüden...

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Sivas Ağıdı...



Tarih: 2 Temmuz 1993;


Bir tarafta sayıca az ama yürekli, alınları açık, ruhları tok, tertemiz ve sevgi dolu fikir adamları vardı... Son ana kadar yan yana, can cana şiirler okudular, türküler söylediler... Diğer tarafta ise sayıca çok, Allah'tan değil ama düşünceden korkan yüreksiz, acımaları olmayan, çoğu aptal ve ruhları kirli sabit zikir adamları vardı; Kana susamışlardı, içeridekiler de "kandı'lar..."


Değiştiğimizi fark etmeden dönüştük ki başladığımız yerden çok uzaklarda, olduğumuz yeri bile bilmeden sona erdik. Kafka, yüreğin yufka olsun da durdur artık şu lanet sarkacı...

Muhteşem bir bestenin mest eden notalarıydık hepimiz. Duyduk duymadık demeyin; Çalınmadık kapı bırakmadık, canımız çalındı da ses çıkaramadık...

Büyük bir rezaletin ikinci dereceden tanıklarıydık, sanığa sayıldık. Sandığımızı aradık, bulduğumuzu sandık; Sayıklamalar da fayda etmedi, yanıldık...

33 candık, kanla yıkadıkları tespihlerine boncuk ettiler hepimizi, canımızı çektiler birer birer; Yakıldık, kimse ısınmadı...  

27 Haziran 2012 Çarşamba

Aziz Nesin... 1





Hayatımız bir yazı, isimlerimiz de bizden habersiz o yazıya kondurulan başlıklardır ya, mevzubahis Aziz Nesin olduğunda yazının türü tahmin edilemeyebilir ama kesin olan bir şey vardır ki; O hayat okunmaya fazlasıyla değerdir... 

1. Dünya Savaşı'nın ortasına doğar üstat. Babası Abdülaziz Bey kulağına üç kere Mehmet Nusret ismini fısıldamış olsa da babasının ağzından çıkan ile üstadın duyduğu bir olmasa gerek ki yıllar sonra pek çok anlamda "Aziz" olacak fakat her anlamda "Abdül" olmayı reddedecektir.

1934 yılında soyadı kanunu çıkar ve insanlar kendilerini ilginç olduğu kadar eğlenceli de bir seçimin içerisinde bulurlar. Güzel ama pek de ayırtedici olmayan "Hacelinin Memet, Yumuk Yaşar, Codunun Ömer, Eşşekçi Hüso" tarzı ismin başına gelen lakaplar sona evrilerek, çoğunlukla soyadları olacaklardır. Herkes kendince bir seçim yapacaktır. Usta da kendi hikayesini süreçle harmanlayarak şöyle anlatır;  

"1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı. Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünyanın en cimrileri “eli açık”, dünyanın en korkakları “Yürekli, Korkmaz”, dünyanın en tembelleri “Çalışkan, Yılmaz”, gibi soyadları aldılar. Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine “Çevikel” soyadını almıştı. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime “nesin” soyadını aldım. Herkes “ne'sin” diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim..." Bu noktada üstada saygıda kusur etmeyerek elimizde olsa nasıl isimler edinirdik diye sormak gerek...

Şiir yazar önceleri üstad sonra mecbur bırakır öykü yazar. Bir hikayesi vardır ki kendi anlattığı rivayet edilir;  Birgün rastlantısal olarak bir şairin dinletisine denk gelir. Kürsüde uzun boylu, mavi gözlü, güzel yüzlü bir adam tok sesiyle şiirlerini okumaktadır. Bir süre dinler, önce çok etkilenir,  sonra da boğulacak gibi hisseder kendini ve hemen çıkar oradan. Çıktıktan sonra yırtar atar kendi şiirlerini. O'nun gibi yazamadıktan sonra artık şiir yazmanın da bir anlamı yoktur ki hayat bu ya yıllar sonra, Moskova'da bulunmasının da getirisiyle hayran olduğu bu adamın üç vasiyetinden hangisinin geçerli olacağını seçecektir. 

Bir devlet kurmayı düşlemiştir önceleri. Kendince planlar, projeler çizer. Bakar bu olacak iş değil bir şehir kurmayı olacak iş sanır. O da olmayınca bir köy der hiç değilse ve nihayetinde bir vakıf kurar. Vakfın projesini de kendisi çizer, çok yakın mimar arkadaşları olmasına rağmen. 

Birgün çok yakın arkadaşı Demirtaş Ceyhun ki kendisi de mimardır, arkadaşları ile birlikte vakfı ziyarete gider. Aralarında da altmışından sonra otuzdan fazla kitap yazmış ve o dönemin çevresinde tanınmış simalarından Aydın Boysan da vardır. O dönemlerde de yeni yeni mizah anlatılarına/yazılarına başlamıştır. Sohbet faslı uzun sürer, karınlar acıkır, sofra donatılır. Derken ortamdan biri Aydın Boysan'a döner ve "bu yaştan sonra nasıl oldu da mizah yapmaya başladın, hiç çekinmedin mi" der. Boysan da hazır cevaplığıyla ün salmış ve mizah denilince akla ilk gelen isim olan Aziz Nesin gibi bir üstadın yanında bi saniye düşünmeden cevap verir; "Vakfı ziyarete ilk gittiğimde vakfın ilk binasını incelemiştim. İşte o gün Aziz Nesin bu binayı yaptıktan sonra, ben mizahta ne halt etsem olur diye düşündüm" der ve anlık bir sessizlik olur. Bu sessizlik Aziz Nesin'in kahkahası ile son bulur. Üstadın gülmesi masadaki herkesi kahkahaya boğsa da Demirtaş Ceyhun ilk fırsatta Aydın Boysan'a "Aziz Bey bunun altında kalmaz, bu seni baskılamıyor mu" der. Aziz Nesin bunu duyar ve ben onca yıl hiçbir baskıdan yılmamışım Aydın'ı mı baskılayacağım" der. Geçinilmesi zor olan bir adamdır Aziz Nesin ama böyle de güzel bir adamdır.


Müjdat Gezen'i her sabah arayıp "bugün ne kanserisin" diye sorması ile bezeli iki büyük ustanın arkadaşlığı da pek hoştur.


"Bir dönem Aziz Nesin'e yönelik tehditler artınca, oturduğu apartmanın önüne bir polis memuru yerleştirmişler ve Aziz Nesin'i korumaya almışlar.
Derken, birkaç gün sonra Aziz Nesin apartmandan çıkarken polise sormuş:
"Neden bekliyorsun burada."
Polis de: "Şu yan apartmanda Aziz Nesin diye yaşlı bir adam var; onu korumak icin bekliyorum."


Bu olaydan sonra devletten hiçbir zaman koruma istememiş...

NoT: Ustanın anlatacağım nice hali olduğundan bölmem gerek diye düşündüm :)