"...Can sıkıntısı bir hastalık gibi duruyordu yüzümüzde... Sıkıntımızı geçirmek için hangi avm'nin boktan Latte'sini yudumlamak gerektiğini henüz keşfetmemişken, maskeli balo şarkısının nasıl ortaya çıktığını anlamaktaydık bir yandan da. Öte yandan da halimizle teknolojiye, küreselleşmeye, standartlaşmaya, tüketirken tükenmeye "sövgü" kitaplarının baş karakterleriydik.
Sıkıntılarımızı birbirimize kalıcı bir halde dövmekteydik, yazbahar tatilinde silme hayalleriyle. Sezilen oydu ki; bir Bezgin Bekirlik hakimdi bünyelere, bakir gezmelerle giderilemeyen ve "İnsan sosyopatik bir sosyal varlıktır" sonucu çıkmaktaydı ağlak sağlamalardan.
"Dut ağacında vişne yetiştirmek" olsa da bu ara yaptığımız, yetişecek yerimiz var hala uzaklarda, içimize Oblomov kaçmış olsa da... Tüketirken tükenmenin kitabını yazarken, aynı anda da okur gibi yapıyoruz ama farkında değiliz kitabı ters tutmuş tükenirken tüketiyor, tüketiliyoruz..."
Önceleri saftık; Para bir çıkış noktası, huzura götürecek bir araç olacaktı hayatımızda. Yani öyle düşünmüştük. Farkında olmanın verdiği anlık acı ile anladık ki araç olan bizlerdik aslında. Birileri para ve boş vakit kazansın diye hayatımızı kiraya verip bayatlatıyor, acılaşıyorduk. Bayat hayat da geçmek bilmeyen acı kabak çekirdeği tadındaydı zira ve böyle devam edersek en fazla kendimize bir kaç saf hayat kiralayarak küfrü hakederdik...
Günlerden diğerleriyle aynı gün, bir karar vermeliydik; Can-i Sıkıntı'mıza, yani "hiçbir şey yapmamak için çok şey yapan" halimize bi dur demeliydik. Paralanma sevdasına paralamayacaktık kendimizi ve böylece daha fazla yaralanmayacaktık. Var olan yaralarımızın kabuklarına çekilme zamanı gelmişti artık...
"Neyse ki ne olduğunu bilmediğimiz işte bizden iyisi yok" diyerek, aklımızı kenara çekip bir karar aldık. Monotonluk maratonunda tavşan atlet olmayı bırakacaktık ki bitecek olan bir yarışta ne kadar hızlı gittiğinin de bir önemi yoktu aslında. Hatırlarsınız, küçükken maçlarını seyrettiğimiz abiler, topları sahadan çıkıp da kaçınca bir yerlere "koşun bakalım, ne kadar hızlı koşuyorsunuz bir görelim" derlerdi, çok hızlı koşardım ben de ve sanki kına yakardım bir yerlerime...
Kandırılmaya o kadar hevesliydik ki büyüdüğümüzde de bu hevesimiz kursağımızda kalmasın isteyerek kandırılmaya bütün hızımızla devam ettik. Haliyle "kim daha hızlı koşacak" rekabeti de kaldığı yerden devam etti. Biz ise önce unutmayı öğrenmeliydik ve kandırılma alışkanlığımız yüzmeyi öğrenmeden onu unutup, boğabilmeliydik. Zira hayat çabuk bitmesin diye yavaş yenmesi gereken güzel bir yemek gibidir ve hızla tüketmek, ona yazık etmektir...
Dünyanın rekabete dayalı korkunç bir yer olması ise bir mutluluk sebebidir. Ukalalık etmek istemem ama herkesin saçma bir yaşam sürüyor olması, hayatın saçma olduğuna kanıt değildir. Yaşadıkça zarar ediyorsak hayatımızdan, eskidikçe daha da ucuzlayacağız. Üzerimizdeki yükün pırlantadan olması altında ezildiğimiz gerçeğini değiştirmez ki....
Doğrularını bildiğimiz soruları yanlış cevaplamak istedik. Pişman değildik ama edildik... "Başarmanın sırrı, denemek sözcüğünün son harflerinde gizlidir..." dedik, denedik... Daha fazla vakit kaybetmemeliydik. Derin bir nefes aldık ve hava belki de son defa kirliydi, bizse temizlendik...
Dün bu saatlerde yaşımız henüz çok genç olmasına rağmen tamamen kendi çabalarımızla sahip olduğumuz güzel bir evimiz, son model bir arabamız ve herkesin -belki de parası çok olduğundan- önemli göreceği işlerimiz vardı. Bugün yoklar. Dindar bir mahalleye gidip onlara helal bize haram ne varsa sattık. Anlayacağınız yoldan çıktık artık. Sıradan ayrıldık. Evet, bunu yaptık...
Kırsala yerleşip yine iç içe, yine biz bize ama hengameden tamamen uzak yaşayacağız artık. Bundan böyle evimiz gene güzel olacak ama yaşayışımız biraz farklı olacak. Mesela parmağımızı şişirmeden çekiç kullanmayı, donumuza kadar ıslanmamak, dahası ıslakken çarpılmamak için de tamircilik öğrenmemiz gerekecek. House yetmeyeceğinden biraz da sağlık bilgisi edineceğiz pek tabii. Etrafta köpeklerimiz, kedilerimiz, tavuklarımız bize benzeyip aylak aylak dolaşacak, birbirlerinin üzerinde uyuya kalacaklar. Uyuyamadığımız anlarda aklımıza gelen hayali koyunlar, keçiler bizim olacaklar ve gözlerimizin önünde atlayacaklar çitlerden ama biz o sıra gökyüzündeki yıldızları sayıyor olacağız. Maymunlarımız olacak sonra ve diğer hayvanların yemeklerini aşırmamayı öğrenecekler. En mutlu hayvan koala bizimle olamayacak belki ama tosbağalarımız onun güzel hımbıllığının eksikliğini hiç aratmayacaklar. Sabahları lanet telefonun nalet alarm sesiyle değil kıçını yırtmaya niyetli bir horozun sesi ile uyanacağız. İşe geç kalma telaşından uzak olacağımız için erken de ötse, geç de ötse canı sağ olacak. Kuşların, rüzgarın, suyun sesi mono tonda değil bambaşka ve capcanlı olacak. Şansımız yaver giderse ileride atlarımız, güzel gözlü eşeklerimiz de olacak. Domatesimiz, biberimiz, salatalığımız bir başka kokacak. Çağlabadem pörsümeden yenebilecek artık. Kendi ağacımızdan topladığımız kirazlar da kulağımıza küpe olacak. Ekmek yaparken una bulayacağız birbirimizi. Toprağın kokusunu duymak için bahçeyi sulamamız yetecek. Güneş bile farklı doğup batacak artık. İş dünyasının kaygan zemini de yerini yakınımızdan akan dereden geçerken ayağımızın altındaki taşların kayganlığına bırakacak. Belki minyatürlerle donatmayacağız evimizi ama minyatür kale maçlar yapacağız küçük Saraçoğlu'muzda. Teknoloji hayatımızdan çıkmayacak elbette ama bizi sevecek...

En sonunda da kimileri bize deli gözüyle bakacaklar, kimileri de geçici bir heves deyip geçecekler. Biz ise deliliğe övgüler düzerek aylaklığımıza devam edeceğiz. "Gelecekte çocuklarımız çok mutlu olacaklar, bizimle gurur duyacaklar..." sözleri de dillerimizde sakız olmayı sürdürecek epeyce. Neyle nasıl geçineceğimizi düşünmeden, sadece birbirimizle güzel geçinmeye devam edeceğiz biz de ve geçinirken de içimiz geçmeyecek başkalarının işleriyle...
Bütün bu söylediklerim de bi beş yıla gerçekleşecekler, böyle giderse...