7 Haziran 2013 Cuma

Twitter belasına kardaş, yatarız zindan bizim!

Merhaba,

Bugün direnişin 11. Günü! Hareket bir kıvılcım ile ortaya çıkmış ve devamında ülke içinde gittikçe büyüyen koca bir yangına dönüşmüştür ki evet, polis tam da bu yüzden tazyikli su sıkıyor (!) Bu bağlamda akaryakıt ve LPG’ye gelen son zamların ardından biber gazı da artık ekonomik bir yakıt türü olarak hayatımıza her an girebilir.

Öncelikle benim de, eşim ve kayınbiraderimle anbean içerisinde yer aldığımız hareketin örgütsüz ve doğaçlama olduğunu düşündüğümü belirteyim. Bu durum, atılan sloganlardan, gelişi güzel hareketlerden de anlaşılabilecektir ki esasında tam bir “kervan yolda düzelir” durumu söz konusudur. 

Hayatında ilk defa meydanlara dökülmüş çok büyük bir kesim var. Tam bir serçe telaşı içerisinde, polisin orantısız gücünden korkan ama yine de cesaretle meydanlarda yer alan bir halk yığını. Barikat kurmak, polisle çatışmak, kaldırım taşı sökmek, otobüs yakmak vs. bir yana dursun gözü sürekli olarak poliste olan bir kitle.

Bu kitlenin % 95’den fazlası taraftarlar, liseli gençler, üniversiteliler, sade vatandaşlar, vb. insanlardan oluşuyor. Simge yoğunluğu açısından hazırlanan mizah gücü çok yüklü efsanevi pankartlar ve Türk Bayrakları söz konusu. Diğer semboller çok az! Yani öyle başbakanın bahsettiği üzere ideolojik ya da siyasi gruplar, 28 Şubatçılar, alkolikler, çapulcular değil meydandakiler ve başbakanın lafına bakıp çapulculuğu bir şeref payesi görecek kadar, gülmeyi bilen kişiler... Normalde hakaret davası açılabilecek sözler, lafı işiten tarafın verdiği tepkiyle çok ilginç ve karmaşık bir hal alarak birer birer kavram karmaşasına dönüşüyor. Bir de unutmadan ezan okunduğunda hiçbir direktif olmadan sessizleşen, bitmesiyle birlikte tekrardan sloganlara başlayan bir kitle düşünün; kandilde içmeme kararı alarak, simit dağıtan bir hareket sizce İslam karşıtı olabilir mi?


Türkiye şu an güzel ama sadece bir kişinin zevkiyle döşenmiş bir evdir. Bir kitlenin taleplerine kendince cevap verdiğini düşünen ancak kendinden olduğunu belirttiği halde, %50'inin içinde ve  dışında kalan kitleyi alenen dışlayan, dahası onurunu kırarak aşağılayan bir başbakanı vardır. Bu kesimin haklı “haylazlıkları” başbakana yaramaz olmuştur ki artık bu tebaaya karşı bir çatı değil yalnızca her yağmurda su akıtan boş bir tavandır. Onuru kırılan, kişiliğinden ödünler verdiğini hisseden, “benim burada ne işim var” diyen insanlar var bu ülkede ve nasıl ki bir zincir, en zayıf halkası kadar güçlüyse; Bir ülke de, en fakiri kadar zengin, en esiri kadar özgürdür! 

Çoğunlukla bilgi çarpıtma kaynaklı karşılıklı kışkırtma yok mu eylemlerde? Var ki, bu çok normal. Ortak bir hedef ve plan olmadığı için zaten provokasyona çok açık bir durum söz konusu.Ancak tüm hareketi salt bunu yapanlara indirgeyip itibarsızlaştırmak da en kibar tabirle algıda seçiciliktir. 

Bir de twitter yüzünden İzmir'deki gözaltılar var. İzmit'te de durum farksız ki "bu apartmanda işçi var mı?" gibisinden saçma bir suhal ile kapımız çalındı bizim de. Bu bizce bir gözdağıydı. Ancak Hindistan'daki Tuz yürüyüşünü bilen bilir! Hapishaneler haksız yere içeri konanlarla dolmaya başladıkca, "suçu" işlemeye devam etmek gerekir. #bubirsivildirenis mağdem en pasif agresif direniş yöntemi belki de budur!

Twitter belasına kardaş, yatarız zindan bizim!

Direnişteki insanları kategorize etmeye çalışmak, boş konuşup, oturduğu yerden maval okumaktan ibarettir. “Bu eylemi yapanlar, 28 Şubat’ta, başörtüsü yasaklarında neredeydiler?” gibi sorular soranlar var ki saçmalamakta gelinen son nokta budur. Ekşisözlük’te “crowley” rumuzlu arkadaşımızın bu soruya verdiği yanıt şu an alanlarda bulunan pek çok kişi için geçerlidir;

“Ben ortaokuldaydım. Gezide yanımda olan kardeşlerim ya okula başlamamıştı ya da ilkokuldalardı. Bazıları liseye yeni başlamıştı. Sürekli olarak şurada neredeydiniz, burada neredeydiniz diyorsunuz ya? Biz Gezi’deydik siz neredeydiniz?”

Şu an meydanlarda olan kitlenin tutumunu şuna benzetiyorum ben. Almanya’da yaşayan Türk pasaportuna da sahip insanlar seçimlerde, Almanya’nın AKP’sine değil de sol tandanslı partilere oy veriyorlarken, Türkiye seçimlerinde oylarını AKP’ye veriyorlar. Çünkü gurbette ve azınlıkta olduklarından haklarını en iyi koruyacak, savunacak kişileri başta görmek istiyorlar ki ezildiklerini hissettikleri ülke de bir nebze nefes alabilsinler. Ülkemizde “%50” içinde/dışında kalan ve sesini duyurmak isteyen kesimin de şu an yaptığı aslında bundan pek farklı değil. Seçimler, demokrasi alfabesinin yalnızca birkaç harfini oluştururlar. Her gün seçim yapılamayacağına göre, bir haksızlık ile karşılaşan halkın tepki göstermesi kadar doğal bir şey de yoktur. 


Konuyla ilgili Murat Menteş’in paylaştığı bir anekdotu aktarmak istiyorum size;

“Babamın arkadaşı Süleyman Bey, eşi Hacer Hanım’dan boşanmış. Şok!
Annem soruyor: “35 yıldır evliler, kocaman çocukları var, neden ayrılmışlar?”
“kahve köpüğü” diyor babam, “Süleyman, ‘kahvenin köpüğü az olmuş’ deyince Hacer de kızmış; tartışmışlar ve soluğu mahkemede almışlar…”
Annem: “yahu neler söylüyorsun, insan hiç kahve köpüğü yüzünden boşanır mı?”
Sesimi çıkarmıyorum.
Fakat, bu boşanmanın kahve köpüğüyle ilgisi olmadığını biliyorum.
Öfke, geçmişte biriken çok sayıda meselenin bileşkesidir ki Gezi Parkı hareketi de direniş için “kahve köpüğü” olmuştur.

Son olarak eyleme katılmayan arkadaşların herbirine -düşüncesi ne olursa olsun- katıksız saygı duymakla birlikte, onların da direnişe katılan insanların her birinin davasına saygı duymaları gerektiğini düşünüyorum. Çünkü "dün sizin istediklerinize kulak tıkandığında sizden biriydim, şimdi siz başkalarına kulak tıkadığınızda nasıl sizden olayım ben." Kölelikten kurtulur kurtulmaz kendisine köle isteyen biri olmayın! Size zamanında yapılan haksızlıkların acısını, bundan sorumlu olmayan kişilerden çıkararak, yaşadığınız acıların aynısını ve belki daha da fazlasını başkalarının yaşamasına da ortak olmayın!!!

“Yaşam tarzımıza, mahremiyetimize, onurumuza dokunma!” başka ihsan istemez…

12 Eylül 2012 Çarşamba

Umarım...



"haklısınız. ölümden sonra hayat var. ama benim suçum değildi top oynamanın din dersinden daha zevkli olması... inanmayacak birisi değilim. bu zamana kadar olmayacak çok şeye inandım. mesela şöyle olsaydı; bütün herkesin ateist olduğu bir dünyada yaşasaydım ve bir gün yanıma yaşlı bir amca yanaşıp bana şöyle söyleseydi: 'çocuk, sen onlara bakma.ölümden sonra hayat var'. işte o zaman çok kolay inanırdım. hatta gece gündüz dua ederdim. ama haklısınız ölümden sonra hayat var ama derdim o değil; umarım din dersi yoktur..."

Eser Furtuna

10 Eylül 2012 Pazartesi

Üç...



hayatınızda sağlam bir mutsuz sona geldiğinizde
bayatlamayan bir tek mayanız kalmıştır.
kendinizden başlayarak,
sizi koala gibi SARdığını SANdığınız kişileri,
herkesi ve her şeyi
sağ üstteki çarpıya basar misali bir çırpı da geride bırakmalısınız
fakat başlarda önünüze baktıkça arkanızı görmeniz kaçınılmazdır.
yakın planlı hayalleriniz kırıldığı an
uzaklar; yaranıza tuz basan tuz'aklardır.
hem kaç kez kaçarsa kaçsın uçurtmanız
kız isteme besmelesinden ötürü
gökyüzüne küsülmezdi
dahası kimse bilmese de
esmer tasın değeri yeni hamamda bilinmezdi
yine de kafanız genelde çalışmasa bile
eski'r tas dipsiz kuyulara birebirdi...

esmer güneştim
dondum önce
çatırdayarak çözüldü dilim
gözlerim açıldı yavaş yavaş
ayaklarım dibe vurdu
ve sonra doğdum yeniden
karanlık aydınlığa...

ağlayan bir temmuz sabahında
kör bir limoncunun
bonkör bir askıdan ekmek alırken
rüya salıncağında sallanan bir çocuk görmesi kadar
anlamsız bir karşılaşmayla
tanıştım bir çocukla
ve sanki iki bendir tanıyordum bu veledi
önce biraz kekeledi
sonra da yüzüme fazlasıyla gülerek
"sonunda gelebildin" dedi!
anlayacağınız şov, kaldığı yerden
kovularak devam ediyordu...

yeni hayatımın ilk gününde böylece bir arkadaşım oldu,
adı da şaka gibiydi;
Joker;
yani iskambil kağıtlarının elli üçüncüsü...
bildiğiniz üzere kişileri tanımakta üzerime yoktur (!)
"o da benim gibi galiba" derken
ve acaba ihtiyacım olan yerde kullanabilir miyim onu?
hatta bazen kendi yerime bile kullanabilir miyim?
soruları aklımdan geçerken, 
 "joker, küçük bir delidir.
herkesten farklıdır o.
ne sinektir ne karo, ne kupa ne de maça.
sekiz veya dokuz, papaz veya bacak değildir.
her şeyin dışındadır, ötekilerle aynı yere ait değildir.
gerçi öbür kartlarla aynı pakette bulunur,
ama orası onun kendi evi değildir aslında.
bu yüzden de çıkarılıp bir kenara konabilir, hiç arayanı soranı olmadan."
yazan, bir kullanma klavuzu tutuşturdu elime ki
benzer yanlarımız hakikaten de vardı fakat
beş dakikada bütün işler değişti...

Polisler, polisiye dayak atmanın içgüdüsel hazzını almaktalardı,
bense ölesiye dayak yemenin piçgüdüsel hazzını defalarca aldığımdan,
dayağın da,
hazzın da
azı kâfi gelebilirdi…
mor gazozlar dolsa da gözlerime
yalnız yemediğin dayak adamı ağlatmaz
olsa olsa güldürürdü
ben de güldüm
işin kötüsü dayak atmayı bilmeyen adamın vurduğu öldürebilirdi
polislerin çoğu da öğretmenlik eğitimi aldıklarından
devlet için adam dövmeye değil
devlet için koyun gütmeye programlanmışlardı
bu yüzden yine de dikkatli olmak gerekirdi...

fark ettim ki zaman eskisi kadar hızlı geçmiyor
eskisi kadar da çabuk ölmüyordu
hızla anlatacağım olaylardan çok dolgudan olgularım vardı
şemsiyeyle ilgili bir japon atasözünden ötürü de hiçbir şey sormadım ona
farkında olmadan güzel işler yapacağımızın farkındaydım
birbirimiz için ilk gün okul servisinde yan yana oturan çocuklar gibi olmalıydık aslında
ama sanki 20 yıllık kankardeşlerdik...
dayaktan sonra
bana bu hayatta başarılı olmak istiyorsan bir üçüncüye ihtiyacın vardır dedi
ve o gün beni geleceğin en garip yazarıyla tanıştırdı;
ismi cenap'tı...