29 Şubat 2012 Çarşamba

Üstad kızdı...


Boş zamanlarını, sürekli, iskambil, tavla, okey veya günümüz için söylersek play station, at yarışı, iddaa türünden oyunlar oynayarak tüketenler hakkında şunları söylemiştir:

Keskinlikten yoksun küt bir kafa kural olarak körelmiş duyarlılıklarla, hiçbir his yahut heyecanın etkileyemeyeceği bir ruh haliyle, sözün kısası, ne kadar büyük yahut korkunç olursa olsun, çok fazla acı ya da endişe hissetmeyen bir mizaçla birliktedir. İmdi, zihinsel körlük yahut kütlüğün temelinde yatan şey ruh boşluğudur - ya da bönlüğü-, ki bir sürü çehreye damgasını vurmuştur ve kendisini dış dünyadaki bütün önemsiz-lüzumsuz şeylerle sürekli ve canlı bir dikkatle ele veren bir zihin durumudur. Bu boşluk can sıkıntısının gerçek kökenidir ve sürekli olarak zihni ve ruhu bir şeyle meşgul etmek için dışarıdan gelen bir uyarıya ihtiyaç duyar. İnsanların bu amaçla seçtikleri şeyler, başvurdukları sefil eğlencelerin, yarenlik ve sohbet bahsindeki genel telakkilerin: ya da aynı şekilde kapı önlerinde yahut pencereden sarkarak dedikodu eden çok sayıdaki insanın, gösterdiği gibi çok özel değildir.

İnsanların yarenlik için hemcinslerinin, oyalayıcı şeylerin, eğlencenin, her türden lüzumsuz lüksün peşine düşmesi esas itibariyle, bu deruni ruhsal boşluk nedeniyledir ki çoklarını savurganlığa ve sefalete sürükler. Bu mutsuz hissiyata karşı koymak [onu etkisizleştirmek] için insanlar, uğraştıkları kısacık süre içerisinde haz veren lüzumsuz şeylerin peşinde koşup dururlar, böyle bir umutla iradeyi harekete geçirmek ve dolayısıyla zihni devingen hale getirmek için çabalarlar; çünkü iradenin bu saiklerine anlam kazandırması gereken sonuncusudur. Gerçek ve tabii saiklerle karşılaştırıldığında bunlar altın paraya kıyasla kağıt paradan başka bir şey değildir; çünkü bunların değerleri sadece indi-keyfidir, kağıt oyunları ve benzeri şeyler ki münhasıran bu amaç için icat edilmişlerdir. Ve eğer yapacak başka bir şey yoksa böyle bir insan ya vakti israf edecek ya da şeytanın yat borusunu çalacaktır yahut beynini çalıştırmak için bir sigara bunların yerine iyi bir ikame olabilir. Bu yüzdendir ki bütün ülkelerde insan topluluklarının temel uğraşı kâğıt oyunlarıdır ve verilen değerin çapı ve zahiri göstergeler düşüncenin iflasının ilanıdır. İnsanlar meşgul olacakları düşünceleri olmadığı için kâğıtlarla uğraşırlar ve birbirlerinin paralarını kazanmaya çalışırlar. Budalalar!

Fakat haksızlık etmek istemem; dolayısıyla izin verin kağıt oyunlarını savunmak için kesinlikle, bunun dünyaya ve iş hayatına bir hazırlık olduğunun söylenebileceğine işaret edeyim; çünkü bir kimse böylelikle tesadüfi ama değiştirilemez koşulları [bu durumda kağıtlar] nasıl zekice kullanabileceğini ve bunlardan olabileceği kadar kazançlı çıkmasını öğrenir ve bunu yapmak için bir insan bir miktar riyakarlık [ikiyüzlülük] ve kötü bir işte nasıl iyi bir yüz takınabileceğini öğrenmelidir. Fakat diğer yandan tam da bu sebepten ötürü kağıt oyunu bu denli ahlak bozucudur, çünkü oyunun bütün amacı mümkün olan her yola, her türlü hile ve aldatmaya başvurarak başkasına ait olanı kazanmaktır. Ve oyun masalarından kapılan bu türden alışkanlık, ait olduğu yerden dışarı çıkıp günlük hayata karışır; ve günlük hayatın işlerinde bir insan yavaş yavaş artık öyle bir noktaya gelir ki meumu [latince: bana ait olanı] ve tuumu [latince: sana ait olanı] hemen hemen kağıtlarla aynı şekilde görmeye ve sahip olduğu üstünlükler her ne ise onları, en son noktaya kadar kullanması gerektiğini düşünmeye başlar. Kastettiğim kimselerin örneklerine ticaret hayatında her gün rastlanır.

Arthur Schopenhauer.
Okumak, yazmak ve yaşamak üzerine…
Çeviren: Ahmet Aydoğan.

24 Şubat 2012 Cuma

Son Yaprak Yere Düşmeyecek Lo...



Müjdat Gezen üstadın "Galiba Ben Sanatçıyım" kitabını okumaktayım. Daha öncede röportajında okumuştum da kitabında ayrıntısını yakalayınca birebir olmasa da aklımda kalanı paylaşayım istedim...

Sene 1953.

Dedim ki dolaşayım elimde iplik iğne
Sararmış yaprakları dikeyim yerlerine
O diktiğim yapraklar yere düşmezse eğer
Elbette kardeşimi alamaz koynuna yer.

Üstat, şair Faruk Nafiz Çamlıbel'in yazdığı "Küçük Çiftçiler" piyesinde Müjdat Gezen'e ait mısralar bunlar. Oyunda kız kardeşi verem olmuş ki dönemde en moda hastalık da o... Doktora götürmüş, doktor da ona "Sonbaharda yapraklar yere düştüğünde kız kardeşin de toprağa düşer." der. Gezen de elinde iğne iplik yere düşen yaprakları dallarına dikmekte, kardeşi ölmesin diye...

Birkaç yıl sonra O. Henry'nin kısa hikayelerinden uyarlanıp kurgulanan "Son Yaprak" isimli filmi izler. Filmde, bir ressamın alt katında oturan genç kız verem olur. Doktorlar, sonbaharda yapraklar yere düştüğünde kızın öleceğini söylerler. Üst kattaki yaşlı ressam da duvara bir yaprak resmi yapmaya karar verir ki o son yaprak düşmesin, kız da ölmesin... Ancak kendisi resmi yaparken düşüp ölür...

Ne muhteşem ve trajik bir hikaye.

Bu hikayede kimin kimden etkilendiğini bilmediğini fakat bu durumdan bağımsız olarak Ahmet Vefik Paşa hariç dönem yazarlarının batılı eserleri okuyup da kendi isimleriyle yayınladıklarını ifade ediyor ki iyisi mi bu konuya girmeden hikayede kalalım biz.

Son Yaprağınız geç düşsün e mi...

23 Şubat 2012 Perşembe

Okuduklarınızın Hiçbir Önemi Yok...

Kendimden haberim yok ki size başka haberler vereyim desem inanır mısınız ezeli bir şifa olduğuna, aldanmanın...

Siz üstteki cümleyi tekrar okurken söyleyeyim öyle çok abartılı bir çıkarım yapmanıza gerek yok.

Ümit gerçeği kabullenemeyiştir bazen ve her zaman. Aldanma da bunun arkaplan rengidir ama ne önemi var değil mi mürekkebin olmadığı yerde kan akmasının...

Doğru olsan ok, eğri olsan yaysın... O yüzden doğru olmak yayılmaya bağlıdır biraz da!

Su gibi yönleniriz hayatta ve başımızın üzerine oku koyup elmayla onu vurmaya çalışmak, beyaz tavşan edasıyla balıkla deniz tutmaya benzer mi?

Ne önemi var değil mi?

Sahnede bir çaylak vardı ve ben onun kim olduğunu bir türlü anlayamıyordum ki bilin bakalım çaylak kimdi? Tüm arabalar ters yöndeydi anlayacağınız...

Azla yetinmeyen çoğu bulamaz özetli bir şeyler demiş ya çapsızın biri, bunu kim demiş çok merak ediyorum. Hoş çooooook uzun zaman olmadı belki doğalı ama azla yetinenin çoğu bulduğunu da henüz görmedim. Siz azla yetinin, ben çokla uğraşırım demenin ata hali... Neyse akıllı düşüne dursun deli çoktan gitti geldi diyerekten bi daha gidelim...

Cehalet mutluluktur demiş Orwell bilmez biri, cahile sormuş mu ki?

Hayatımı rasyonel olarak kiraya verdim, geçimimi sağlamak için ki tesellisini bu cümle ile yapıyorum; çok para kazanınca koyacağım hepsini kapının önüne, acımadan...

Gözüme kalbim kaçtı, sorarım size nasıl ağlamayayım...

Hayat bir roman değildi, bu tip bir sanatsal hava katmaya da gerek yoktu. Ya da vazgeçtim bu dediğimden; herkesin hayatı roman, okuma oranımız da belli ya, ne haliniz varsa görün...

Sakallı amcam demişti, "bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisiz" diye! Sakalı da vardı fazlaca da özetle fazlaydı bu hayata...

İyi süt almak için ineği iyi beslemek gerekirmiş, ben iyi beslenmediğimi düşünüyorum! "ilgili" kişilere duyurulur...

Bir de son olarak diyeyim, ben çok mutluyum ama en acı olanı siz mutsuzken benim mutlu olmam utanılacak bir şeymiş ki dünya ahiret acımsınız ne edeyim...


20 Şubat 2012 Pazartesi

...

Beyim ne mümkün size itiraz,
Bütün şairler aptal demişsiniz.
Ama bütün aptallar şair olamaz,
En büyük kanıtı da sizsiniz.

Samuel Taylor Coleridge


Not: Ümit Ünal üstadın blogunda yakalanmış benim blogumda müebbet yemiştir... :D

16 Şubat 2012 Perşembe

Saçmaysa; Teknosa...

Teknosa Turuncu indirim yapmış, siz ona inanmadan az bi beni dinleyin!!!

Arkadaşlar öncelikle turuncu değil de mor olmalı indirimin rengi. geçen gittiğimizde morardık döndük çünkü. Forumlarda da yazan arkadaşlar olmuş fakat şundan alsam mı bundan alsam mı diyen arkadaşlar da olduğu için diyeyim;

2-3 önceki turuncu devrimdi yanlış hatırlamıyorsam. eşim, ben ve de necip uysal bir arkadaş, 3 masum köylü kişisi olaraktan teknosa'ya gittik. kafamızda almak için tasarladığımız 3 ürün var. samsung 26" tv, netbook ve de fotoğraf makinesi... saat 4.30'da kargalar sahura kalkmadan öğünleri donmaya yüz tutumuşken oradaydık. tecrübe bu ya mediamarkt'a 6 da gidip arkalarda kalmış olmanın verdiği haklı eziklik duygusu var... neyse baktık içeride bir hareketlilik, dedik ki mağazayı hazırlıyorlar fakat sürekli olarak da içeriye de ürün taşınıyo. sanıyoruz ki teşhir amaçlı hazırlık vs. bu arada en öndeyiz tabii. saat 5 e doğru ikişer üçer akmaya başladı millet. gelen söyleniyo oha daha erken gelen var diye...

sonra biri çıktı çok erken gelmişsiniz kuponlarınızı verelim şimdiden ki beşerli gruplar halinde alacağız içeri. gideceklere ara not: her kim derseki bunu bunu bunu istiyorum diye, avucunu yalar. bi kişi tek ürün alabiliyo... neyse sordu bize ne alacaksınız diye. yüzümüzde güller dedik ki biz 3 saf şu ürünlerin kuponlarından istiyoruz. adam eline dahi bakmadan dedi ki o ürünler bize gelmedi. bi gün önce de teknosayı aramış olan ve öncelerde teknoloji mağazalarında çalışmış bünyem durumu izah etmek istedi fakat kem göz bu ya birden içerdeki tokno kızın tekinin elinde bizim 26" tv'nin içeri gittiğini gördüm. dedim sunay akın'dan öğrenmişçesine "bakın bakın" kızın elinde bizim tv'den var, nasıl gelmedi diyorsunuz... o da dedi ki kendisine almış... kafada izmirspor şimşekler... aikido bilen bünye meditasyon ile dalmak arasında gidip gelse de arkadaki "kardeş alın hadi, götümüz dondu" diyen zıpçıktılar yüzünden kime dalacağıma robocop misali bir karar vermeden adama yapıştım. dedim müdürünüzü çağırın buraya. özet geç diyenler için geldi müdür topsakal... dedi ki arkadaşlar teknosa çalışanları ürünlerimizden alamazlar diye bir kural yok. teknosa çalışanlarına tek ürün almak diye de bi kural yok... süleyman demirel'in "ege denizi yunan gölü değildir, ege denizi türk gölü de değildir, ege denizi göl değildir "demesi gibi bir şeydi söyledikler ama hiç komik değildi.

küfür etmeyen dilim sen az şöyle dur dercesine adama kustu resmen... teknosa mı bir daha, asla... şimdi bilsinler ki birgün kar maskeli bir adam teknosanın kurşun geçirmez camını indirmeye çalışıyorsa, o ben değilim...

özetle geceden de gitseniz istediğiniz üründen teknosa çalışanları almıyor dahi olsalar mağazada en güzel indirimlilerden 2-3 tane belki oluyor o da...

yani ondan da alırım bundan da alırım diyorsanız, bu çocuktan size küçük bir tavsiye niteliğinde olsun bu yazı da...

ha ben size parmağımla güneşi işaret ediyorken siz hala elime bakıyorsanız; bu resim de teknosa'dan size gelsin...










Etme



Ey dünüm olup geleceğimi alan,
Yaşanan onca güzel şeye hıyanet ediyorsun, etme!
Bülbül sesini duysa küser dünyaya,
Duydum ki sesini duyurmamakta inat ediyorsun, etme!
Bir garip maskeli Bolu'yu bi garip Divane'ye hapis ediyorsun, etme!
Ey mekânı sevdiğinin yanından başka bir yerde olmayan,
Bir kalbe ziyan ediyorsun, etme!
Her şeyden güzel bakışına,
Baldan tatlı gülüşüne,
Hasret bırakıp işkence ediyorsun, etme!
Dayanmaz yüreğin taş olsa bin parçaya bölünür!
Sen kalbinin diğer eşini de paramparça ediyorsun, etme!
Ey yazılamayan ne varsa yazmak istediğim,
Ayrılık da sevdaya dâhil anlarda yolculuk ediyorsun, etme!
Gün olur ömre bedel, sen günümü gece, yazımı kış ediyorsun, etme!
İnsan 1 Nisan'dır;
Bazen en eşeğinden bazense kakaya dönüşen
Ama nihayetinde gülmek ve güldürmek için meydana gelen!
Sen dünyaya geliş sebebimize de kast ediyorsun, etme!
Şems görse şu halimi canlanırdı da Mevlana'ya geri dönerdi!
Sen kendini de beni de harap ediyorsun, etme!
Sen gül isen, ben sende diken!
Bensiz yaşayamazsın, ölmek için niye ısrar ediyorsun, etme!
Ey yarların içinde en Özge olan,
Bile bile kaderinden çark ediyorsun, etme!
Bir canda var olup da olduğun canı yok ediyorsun, etme!
Cevabım, cevabıyla yaşayamadığın soruları sormaya meyil ediyorsun, etme!
Yokluğunla dövülmekte olan bu can,
Sen beni dövmeye niyet ediyorsun, etme!
Çaresiz ve Özgesiz bir Yalnızlık sanatçısı çizeceğin sonla yaşamakta!
Gördüm ki mutsuz sonlar resmediyorsun, etme!
Eyleme!



Not: Mevlana'nın Şems'e yazdığı olsa da orjinali, her insanın da bir ETME'si olmalı...

15 Şubat 2012 Çarşamba

Sanabakan...

kayıp kentin pek de yakışıklı olmayan karanlık yüzü oldum yıllar yılı
biraz beyaz
epey siyah
biraz da yalancı gri ile yoğrulmuştu mayamız

günlerden sana sarılamadığım gündü,
sana dokunamadan uyuduğum her ansa yıldızsız bir gece…
tüm gizler sende saklıyken,
sana çıkıyorken bütün yollar
sensiz geçen her anım cevapsız,
lanet bir bilmeceydi;
biraz huysuz
biraz dünden
biraz da taaa derinden…

kayıp kıtayı bulma adına çıkmışken yola
moğol ordusuna karşı sopayla koşturmak gibiydi seni bulmak…
elimde olan sade bir kibrit kutusuydu
gecem de yıldızsızdı
ancak
güneşim oldun,
önce tutuldun
sonra,
sonra
sadece bana doğdun...
erdost oldum;
bir garip yezit,
bir garip ayçiçeği!

şimdiyse
daha çok seviyorum seni
giderek daha çok...
unutamaz gibi seviyorum
biraz kırılgan ve inanır mısın
biraz da yakıştıramaz...
senin aydınlığında doğuyorum her güne,
günebakan misali ben de
sanabakan oluyorum…
ve diyorum;
sevdiğim
sevdiğim
nöbet kadar yalnızken ben
yıldızları var artık gecelerimin…

14 Şubat 2012 Salı

Özleyiş...

İki kişiyim şu anda ama yanlış anlama:
Seni aldatıyor ya da daha kötüsü hamile değilim…
Sadece seninle olduğum hissindeyim,
Sana bunu anlatmanın mecali içinde
Cibran’a direnen bir divaneyim…

Gurubu yorumlamaya dakikalar varken,
Sen sonuna kadar yorumsuz
Bense biçareyim.
Sol yanımda durur cemalin,
Sıkışır bir başka sol yanım,
Ben yine sana benzerim…


Yokluğunda bir yapbozum,
Bozuldum, yapmanı beklerim.
Hacivat gibi akıllı olacağıma,
Karagöz olur,
Bir “özge” yâri sevmek isterim…

Aranan olmaktansa arayan olmayı seçmişim
Ö.Ö. vakitleri çoktan geçmişim,
Zaman bana ters gelse de kimi zaman
Senden uzakta, gelecekle uzlaşmaktayım ama
Ben hep sana ulaşmayı dilerim…

Kavramım karmaşayım
Anlamım yok, alaşmayım
Yokluğunda kaderim: derine gömülmüş bir defin
Hislerine paryalığım bundandır,
Ben yine de “kismet” derim.

Düşsel bir kazaysam eğer
Çarpmak için seni beklerim.
Tarafından çalıntıdır gülüşüm ve
Geçici bir dövmeysem eğer
Ne istersin diye sorsalar,
Yüreğinde kalıcı olmayı yeğlerim.

Çatışma bölgelerimde sakinleştiricimken,
Ateşkeslerimi dinlemeyensin.
Ulusa olmayan seslenişimi işitmeyenken,
Dalgalarla boğuşurken, can simidimsin
Dârıdünya bir araya gelmiş debelenirken
Beni kurtaran rüzgârım, yelkenimsin.

Ve zaman kalmayınca!
Salisemsin, saniyemsin,
Dakikamsın, saatimsin,
Günümsün, haftamsın,
Ayımsın, mevsimimsin,
Yılımsın, hayatımsın,
Özüm ömrüm özgemsin
Her şeyim sensin
“Büyük adamların özdeyişleri olduğu gibi
Ben küçük adamın da özleyişi vardır”,
Bilesin…

9 Şubat 2012 Perşembe

Özünüzden özür dilemeyi kesin artık...



…İnsanda insanın her hali vardı, gizliydi… Bunları ortaya çıkarmak içinse kişinin karşısına olayları çıkarmak yeterliydi. Olaylar insanların olgularını belirlerdi, olgularsa artık birer refleksten ibaretlerdi. Olgunluk, olguların süzgecinden geçmekti ancak süzgeç delik herkesler de artık empatikti (!) kahramanımızınsa en büyük korkularından biri “değersizleşmekti”. Değerler ise çoktan diğerleşmişti…

Peki, siz hiç kendi anlamına gelmeyen insan gördünüz mü?
Ben gördüm!
Kendileriyle topladığımda iki katı etmeyen insanlar ki
Çoğunluğun tiranlığında figürandı çoğu...
Teatral bir yaşamdır onlarınki
Sakın ha çukurlamayın
Ciddi çaba gerektirir.
Fakat boğarlar sizi bir yerden sonra,
Duyguyu alamaz
Duyusuz bir uykusuz olur,
Taktikleri arasında biçimlenip de atanmayı bekler
İşsizliğe sövüp aylaklığa övgüler düzersiniz.


Sonra, “kareleri bir şeye benzese bari” diyerekten
Kendileriyle çarparsınız ki;
Sonuç yine hüsrandır.
Karesi negatif çıkan tek şey insandır çünkü
Kalemleri yeşil yazsa da
Gözleri pembe okur,
Dilleri kırmızı söyler,
Ağlayarak güler,
Kan kussalar vişne suyu sıçtım derler
Üzerler sizi,
Ne gerek var dersiniz ama gerçek olmaz,
Tekerleği keşfettiklerini öne sürerler
Ehliyetleri yoktur da
Tüm lambalar onlara yeşil yanar.


Kendilerine bölsek
Çıkan sonuç bir değildir
“Bir olsun istersiniz gönlünüzde,
Bir olmasalar da bir”
Fakat
Hüzünbazlı asitli melankolik temaları işler içinize de
Cambaz olsanız düşmeseniz de canınızı yakar.
Sussanız olmaz konuşsanız sağır duymaz “işitir” bir durumdur. 
Yüzlerindeki derin çizgiler yaşlarından başka bir şeyi anlatmıyorken,
Kendilerini istiridye içinde parıldayan bir inci sanırlar
Oysa sadece yengeç bokudurlar…


Kendilerinden çıkarsak da
Sıfır çıksalar bari
“Hiç, yoktan iyidir değil mi?” dersiniz.
Mungan tarzı kozmos içinde bir menopoz
Elimde bir topuz
Düşündüklerimi açıkladıkça
Yeni kelimeler düşünüyorum sarmalında
İnsan asla kendi olamaz
Yansımalar kadar gerçek bir düş
Her diriliş yeni bir yanılsayan ölüş
Fetva vermeye yüz tutar diliniz
Geveze susar,
İstikrarsızlıkta istikrarlı
Kararsızlıkta kararlı
İmansız bir hatip olursunuz,
Beyaz karanlıkta
Kaybolur gider esmer gölgeniz


Sırça bir sağlamaya gelir sıra
Kendi kazdığınız kuytu bir kuyuda
Hayta hayattan geçerken içiniz
Yaptığınız şey
Erdemin maskesiyle saklayarak yüzünüzü
Son sınava boş kâğıt vermektir aslında.
Saydam sırat köprüsünde
Irkçı bir beyaz Arap'ın ak saçından fırça darbeleriyle
Karda gezen ve beyaz lens takan
Beyaz bir tavşan çizmektir ya da.
Tümden gelen dengenin yüzü suyu hürmetine
Hay’dan gelen Hu’ya tur bindirirken
Payınız siz
Paydanız kim bilmezken ben
Paydanız payınızı geçtikçe
Soyut bir somut örnek gibi
Kendi kendine küçülüyordu değeriniz…


Siz siz olun, Siz siz olun…

7 Şubat 2012 Salı

...



sen ne dilersen dile,
hepsi olsun,
ama ne dilersen dile,
bensizliği bile...




Yorumsuz...

bu dünyada
gelmiş geçmiş
ne kadar şair,yazar varsa toplansın yanıma
bir kaç şey anlatacağım, şiirlerinize romanlarınıza koyarsınız belki
belki çok tutulur daha çok viski içersiniz 'şarabı seviyorum' diyerek
önce şunu söylemeliyim
ben şarabı seviyorum
çünkü viski alacak param yok
umarım bu şiir tutulur


shakespeare'in gelmesini bekleyelim
o da dinlesin anlatacaklarımı
belki hamlet'i baştan yazar
daha pejmürde
aşkı soktuğu yerden çıkarır belki
yani itin götünden
genç marlowe'a dua et sana aşık olmadı
hem de ayyaş bir ibne olmasına rağmen
yoksa o yıl doğacak bütün erkeklerin adı jüliet olurdu emin ol...
itin götünde aşka inanan tek şair;
selamlar olsun
hoşgeldin..


sessiz olalım!
tolstoy roman yazıyor
roman yazıyor tolstoy
yazıyor roman tolstoy
bunları da yaz tolstoy, daha çok beğenilir
inandığın tanrıya yazdığın romanlar inanmadığın insanlar tarafından okunuyor
bu kadar dert etme beethoven görmez söylediklerini, sadece duyar
sadece duyar o, ve sadece ağlar
sadece ağlar o, sadece ağlatır


ihtiyar turgenyev n'apıyorsun?
'hiç' mi?
afferim
çehov'da aynısını yapıyor zaten



size anlatacaklarım var dinliyor musunuz beni?
balzac not alma
masayı anlatırken dört ayağı vardı demeyeceğim
zira biz okuyanlar senin kadar gerizekalı değiliz



gogol! 'palto'nu görülebilen bir yere as
hepimiz üşüyoruz
bakarak ısınalım








Eser Furtuna


5 Şubat 2012 Pazar

Her geçiş bir geçenmiş, bildim...





Zaman onu öldürdüğümüz için şikayetçi olmuş, müebbet yemiş!

Sürekliliği de bundanmış...





Zaman öldürülme tehlikesi nedeniyle zam yapar bizler de kemerlerimizi sıkmamız gerektiğini düşünürüz…







Akrebin yelkovanı sokuşu gibi sokar bizi zaman ve zaman geçmekte, ölmektedir insan…

3 Şubat 2012 Cuma

BU KAÇ...


"İnsanlar üçe ayrılırlar; Saymasını bilenler ve bilmeyenler..."

2 Şubat 2012 Perşembe

Bir ÖZGE Gülüş...

Sen yoksun, ben yoksun zamanlarda
Vardım olduğum yere
Sözcüklerimin anahtarı ya evde kalmıştı
Ya da çilingir sofrasında
İçime sen katılınca renk değiştirirken ben
Yirmi altıdan tavşan yapmak mümkün müydü acaba...

Güpe gündüz vassaf beyin ender geliştirdiği fikirlerde geçti adım
Üçüncü sonrada sıçrayarak uyandım
Tabiri caizdi rüyamın
Sen yoksun, ben yoksun zamanlarda
Yosun balık deniz tuttu fırlattı baharım
Üstte miyim altta mıyım, aradayım bilemiyorum...

Güzel bir kadını atla diye zorlamamalı
Hayatı hüzündürürken öldüren ben
Geri dönüşüm kutusunda sakladım sevmek zamanını
Sen yoksun, ben yoksun zamanlarda
Iskalamadan ıslanmış yaşam skalasını
Toprak olsam yağmur yağmazdı...

Her telden bir bam teliydim
Bir kötü, bir iyi, bir de çirkin
Katı olan her şey buharlaşıyordu
Birinciliği kalbime verdiler dedim
Sen yoksun, ben yoksun zamanlarda
Sadece bir özge gülüştü benim derdim...



1 Şubat 2012 Çarşamba

"Gelişerek Değişmeyen Zihniyetlerinizden Biz Sorumlu Değiliz" Deme Sanatı...

 
Dün bir konuşma dinledim. Ulusa seslenip de ulustan beslenişçinin yüzünü göremesem de hemen bir tahminde bulundum... Hayvanlar çiftliğinden kaçmış bir şahıs olmalıydı bu. "George Orwell işlemiş galiba bünyeme, ne alakası var diyecek" oldum. Sonra biraz daha dinledim; Paul Auster, "gerçeği öğrenmeden önce, sabretmeyi öğrenmek gerekiyordu" diye boşuna dememişti herhalde...

"Tanrı vardır, yoksa bile" demişti aşmışın teki, kimilerine "Allah'a şükür Ateistiz" dedirtmekteydi bir diğeri fakat o ses, önce yüzümü duvara vurup, sonra özgürlüğüm için olduğunu savunarak beni susturuyordu... 

"İster rasgele diyerek çıkalım yola ister de bismillah, hepimizin buluştuğu ortak payda; İnsanlık aslında..." diyerek yırttım ses bam tellerimi!!!  

Konuşmada beni çok rahatsız eden fakat anlatamadığım bir şey vardı. Kendimi "Memento" anlarda hissediyordum. Cebimdeki kurşun kaleme baktım; kalbimin hızlı atışı aritmik bir şeylerin olduğunu göstermekteydi. Hayır, bu kalbimle ilgili bir şey değildi. O ses... Gittikçe rahatsız edici bir hale gelmişti. Bir yandan da tahminlerde bulunmaya devam ediyordum. Olasılıksız değildi ya hiçbir şey... Konuşan kişi köleydi önceleri, kurtulduğu anda ise herkesi kendine köle etmişti, yetmezdi ama bundan emindim işte!

Düş gördüğümü sandım sonra. Yanılsamalar kitabının içerisinde gerçeği bulmayı değil de kandırılmaya devam etmeyi istiyordum delicesine. Büyük bir göz beni izliyordu. Dedim Orwell'den sonra bir Tolkien eksikti. Biraz düşününce anladım ki bu gene Orwell'di; "Big Brother is watching you..."

Sadece gözetlemekle/izlemekle kalsalar da "... bari" diyecek oldum, "kaçınılmazsa..." diye bir kelime geçti prompterden okuyarak kurduğu cümlede, korktum...

"Kadere imanın yoksa neye yarar üzülmek" gibisinden laflar işitmeye başladım. İnanın aklım mantığım almıyordu ki bu kadere imanım olmadığından olmalıydı.



Nesillerden bahsediyordu o ses, bense Nesin'den dem vurmak istedim. Aklıma üstadın Zübük adlı eseri ve bir başka büyük üstadın oyunculuğunda dile gelen replikler geldi ki ulusa kendini açık unutan kişi de oldukça benzer şeyler söylüyordu ne garip;

"-sevgili vatandaşlar, değerli din kardeşlerim, istibdat dönemi bitiyor. devlet baskısı, şunun bunun baskısı yok. vergi yok. ne var peki? artık demokrasi var! aç gözünü doldur keseni, demokrasi geliyor. demokrasi partimizle geliyor. demokrasi ne demek sayın hemşerilerim? demokrasi öyle bişeydir ki... dadından yinmez. anladınız de mi?" 
"-şimdi senin gibi namuslu mu olayım diyorum, yoksa mebus mu olayım?"

İbrahim Zübükzade'nin seçimlerde, rakibi olan kişinin,

"okul yaptıralım, halk bilgilensin"

söylemine karşı;

"okul da neymiş, cami yaptıralım, sizi bilmem ama ben müslüman bir halk istiyorum"

der ve ekler "din iman olmadan kuru bilgi neye yarar..."



ANLADIM Kİ AZADLIKTAN TİRANLIĞA GEÇİŞTE BİR DEMOKRASİ MASALIYMIŞ DUYDUKLARIM, ÇOĞUNLUĞUN TİRANLIĞI DA İŞTE TAM BU NOKTADA BAŞLAMIŞ...