12 Eylül 2012 Çarşamba

Umarım...



"haklısınız. ölümden sonra hayat var. ama benim suçum değildi top oynamanın din dersinden daha zevkli olması... inanmayacak birisi değilim. bu zamana kadar olmayacak çok şeye inandım. mesela şöyle olsaydı; bütün herkesin ateist olduğu bir dünyada yaşasaydım ve bir gün yanıma yaşlı bir amca yanaşıp bana şöyle söyleseydi: 'çocuk, sen onlara bakma.ölümden sonra hayat var'. işte o zaman çok kolay inanırdım. hatta gece gündüz dua ederdim. ama haklısınız ölümden sonra hayat var ama derdim o değil; umarım din dersi yoktur..."

Eser Furtuna

10 Eylül 2012 Pazartesi

Üç...



hayatınızda sağlam bir mutsuz sona geldiğinizde
bayatlamayan bir tek mayanız kalmıştır.
kendinizden başlayarak,
sizi koala gibi SARdığını SANdığınız kişileri,
herkesi ve her şeyi
sağ üstteki çarpıya basar misali bir çırpı da geride bırakmalısınız
fakat başlarda önünüze baktıkça arkanızı görmeniz kaçınılmazdır.
yakın planlı hayalleriniz kırıldığı an
uzaklar; yaranıza tuz basan tuz'aklardır.
hem kaç kez kaçarsa kaçsın uçurtmanız
kız isteme besmelesinden ötürü
gökyüzüne küsülmezdi
dahası kimse bilmese de
esmer tasın değeri yeni hamamda bilinmezdi
yine de kafanız genelde çalışmasa bile
eski'r tas dipsiz kuyulara birebirdi...

esmer güneştim
dondum önce
çatırdayarak çözüldü dilim
gözlerim açıldı yavaş yavaş
ayaklarım dibe vurdu
ve sonra doğdum yeniden
karanlık aydınlığa...

ağlayan bir temmuz sabahında
kör bir limoncunun
bonkör bir askıdan ekmek alırken
rüya salıncağında sallanan bir çocuk görmesi kadar
anlamsız bir karşılaşmayla
tanıştım bir çocukla
ve sanki iki bendir tanıyordum bu veledi
önce biraz kekeledi
sonra da yüzüme fazlasıyla gülerek
"sonunda gelebildin" dedi!
anlayacağınız şov, kaldığı yerden
kovularak devam ediyordu...

yeni hayatımın ilk gününde böylece bir arkadaşım oldu,
adı da şaka gibiydi;
Joker;
yani iskambil kağıtlarının elli üçüncüsü...
bildiğiniz üzere kişileri tanımakta üzerime yoktur (!)
"o da benim gibi galiba" derken
ve acaba ihtiyacım olan yerde kullanabilir miyim onu?
hatta bazen kendi yerime bile kullanabilir miyim?
soruları aklımdan geçerken, 
 "joker, küçük bir delidir.
herkesten farklıdır o.
ne sinektir ne karo, ne kupa ne de maça.
sekiz veya dokuz, papaz veya bacak değildir.
her şeyin dışındadır, ötekilerle aynı yere ait değildir.
gerçi öbür kartlarla aynı pakette bulunur,
ama orası onun kendi evi değildir aslında.
bu yüzden de çıkarılıp bir kenara konabilir, hiç arayanı soranı olmadan."
yazan, bir kullanma klavuzu tutuşturdu elime ki
benzer yanlarımız hakikaten de vardı fakat
beş dakikada bütün işler değişti...

Polisler, polisiye dayak atmanın içgüdüsel hazzını almaktalardı,
bense ölesiye dayak yemenin piçgüdüsel hazzını defalarca aldığımdan,
dayağın da,
hazzın da
azı kâfi gelebilirdi…
mor gazozlar dolsa da gözlerime
yalnız yemediğin dayak adamı ağlatmaz
olsa olsa güldürürdü
ben de güldüm
işin kötüsü dayak atmayı bilmeyen adamın vurduğu öldürebilirdi
polislerin çoğu da öğretmenlik eğitimi aldıklarından
devlet için adam dövmeye değil
devlet için koyun gütmeye programlanmışlardı
bu yüzden yine de dikkatli olmak gerekirdi...

fark ettim ki zaman eskisi kadar hızlı geçmiyor
eskisi kadar da çabuk ölmüyordu
hızla anlatacağım olaylardan çok dolgudan olgularım vardı
şemsiyeyle ilgili bir japon atasözünden ötürü de hiçbir şey sormadım ona
farkında olmadan güzel işler yapacağımızın farkındaydım
birbirimiz için ilk gün okul servisinde yan yana oturan çocuklar gibi olmalıydık aslında
ama sanki 20 yıllık kankardeşlerdik...
dayaktan sonra
bana bu hayatta başarılı olmak istiyorsan bir üçüncüye ihtiyacın vardır dedi
ve o gün beni geleceğin en garip yazarıyla tanıştırdı;
ismi cenap'tı...


29 Ağustos 2012 Çarşamba

Mor Gazoz...


boşta gezmekten hoşlansam da
hoş gezdiğim anlarda bile boş gezemeyen,
taşkağıttan, bıçkın  bir kaplanım ben.
annem ben doğarken,
babamsa siyahi olarak doğmamla,
hayalleri batarken ölmüş.
ismimi de halimle müsemma olarak Güneş koymuşlar da
daha ilk günden tutulmasam iyi olurmuş...

sokağa 4 yaşımda düştüm,
ilk dayağımı 5 yaşımda yedim,
mor gazozlar aktı gözlerimden,
ağladım...
iyice dayak yemeden dayak atılamaz derler,
ilk dayağımı 7 yaşımda attım,
dövdüğüm çocuk yüzünü annesinin memelerine kapatarak ağladı,
içim çok acıdı,
yanlarına giderek özür diledim ki
ilk ve son anne dayağımı da o gün yedim
mor gazozlar aktı gözlerimden,
ağlamadım...

ilk işime 8 yaşımda girdim.
sansar diye birinin kendi yaptığı şekerleri
bisikletle büyüklere dağıtan minik bir bitirimdim.
alemdeki cismim gündüz feneri,
ismimse esmer şeker'di
annem babam tanısalardı beni
çok severlerdi

sansar iyi bir adamdı;
bana okumayı, yazmayı, dövüşmeyi, iskambili, bölüşmeyi ve gülmeyi öğretti.
zaten bir adam sizi her hafta lunaparka götürüyorsa kötü olamazdı.
13 yaşımdayken aynı lunaparkta pamuk şeker yiyen bir kıza aşık oldum
benden epey büyükmüş!
ne olmuş yani,
onun yaşı büyükse benim de gözyaşım büyük cinsinden arabesk hallerdeydim
sansar, "uzak dur oradan" dedikçe, kendimi orada buluyordum.
ilk bıçak yaramı da "kızın peşini bırak" sözleriyle kızın gözleri önünde edindim
"güzelim kızı tek seven ben olacak değilim ya!" diye düşünerek,
bana bıçağı vuran çocuğun ablak bakışları arasında
sağ yanım hızla kanarken kıza, kendi koyduğum isimle seslenerek,
Pamuk Şekeri;
"işte seni de bu bıçak yarası gibi seveceğim" dedim!
kız benden akan kanı görünce düşüp bayılmıştı da
bayılmasa iyiydi...

sansar bir kere daha iyi adamdı
tüm gece penguen okumuş gibi uykusuz kalmıştı
zaten bir adam bütün gece başınızda bekliyorsa kötü olamazdı
saçımı okşayarak, şansa yaşadığıma dair bir nutuk attı
ayağa kalktığımda 14 yaşındaydım
pamuktan bir sevgilim vardı,
ben sütlü kahve olmuştum,
o da kömür gözleriyle esmer pamuk...


bıçak yarası gibi keskin bir viraja hızla girerek büyürken
bir gün bizim kız
gündüz fenerle gezen ve kendine köpek diyen bir adamı anlatan
kendi küçük fakat derdi büyük bir kitap bulmuş,
gündüz fenerliğimizden de bağdaşım kurup
gitmiş biri ak diğeri kara 2 yavru almış gelmiş
daha kendi sorumluluğumuzu bilmeden
2 yavru köpeğimiz oldu mu 15 yaşımda
karasına gündüz dedim akına gece,
neticede
ikisi de iki hece...

16 yaşımda sansar şeker yapmayı öğretti bana
tadına bakmamam gerektiğini de tembih etti.
"köpeklere de verme gözleri kör olur" dedi.
birlikte çok güzel işler yapacağımızı fakat daha tıfıl olduğumdan bahsetti.
ben de kendimi ona daha iyi göstermek için tatlı tatlı diye bir kitap okudum.
ilk sayfada çikolata topları vardı,
esmer şeker koyun diyordu.
ben de kendi yaptığım şekeri karamelle karıştırarak ekledim
tadına bakıp bakmama konusunda kararsız kaldım fakat
bugüne kadar bir istisna dışında sansar'ın sözünden hiç çıkmamıştım.
derken sansar geldi ve yaptığımı görünce çılgına döndü,
nasıl olduğunu sonradan anlayacağım şekilde, tatmadığımı anladı.
sakinleştikten sonra bir tanesini kokladı ve ufak bir parça attı ağzına
o anki yüz ifadesi hayatımda görmediğim kadar mutlu bir ifadeydi ve zengin olduk dedi...

17 bitmiş 18'den gün almıştım ki
25 yaşındayım desem kimse itiraz etmezdi
hayat standartlarımız zengin insan mertebesine yükselmişti artık
içimdeki kaybetme korkusu ise her geçen gün artmaktaydı ki
her şey çok güzel gidiyorsa kesin olan tek bir şey vardı;
bir şeyler yanlıştı ve kötü şeyler olacaktı...

bir gün evlenmeden olmayacağına dair olan anlaşmamız aniden bozuldu ve
pamuk şeker ile bir sonraki aşamaya geçtik.
mor gazozlar aktı gözlerinden,
ağladı...
ağladım...


bunun ertesi gün sansar daha önce hiç görmediğim şekilde telaşlı bir halde geldi ve
"köşeye sıkıştım, hemen burayı terketmelisiniz" dedi.
sol yanından bir anahtar çıkardı,
bir kağıda bir şeyler karalayarak
bana uzattı.
hiçbir soru sormadan gece ile gündüzü de yanıma alarak pamuk'un yanına gittim ve durumu anlattım
önce "gelemem" dedi, sonrasında ise bana sımsıkı sarılarak "yalvarırım git buradan" dedi...
ne olduğunu anlamadan aptalca bir soru sorarak "kim" dedim...
"hemen bu evden çıkmazsan beni sonsuza dek kaybedeceksin" deyince,
gözlerimi gözlerinden ayırmadan kapıya kadar varıp, dışarı çıktım...

hayatın zirvesinden yuvarlanmaya başladığımı hissettim.
yeteri kadar param, çok güzel bir sevgilim, babadan öte bir adamım ve köpeklerim vardı ama
anlayamayacağım şeyler oluyordu
sansar'ın karaladığı kağıtta bir postane kasası numarası yazılıydı.
sol anahtarının açacağı kasaya hemen ulaştım:
pamuk ve benim için iki pasaport, kıbrıs'a bir uçak bileti ve
adıma düzenlenmiş binlerce liralık bir hesap defteri vardı yalnız,
niye iki pasaport ve bir uçak bileti diye düşünmekten parayı umruma katamıyordum...

sansar'a kendimi bildim bileli güvendim ancak
bu kez kendimden beklenmeyecek bir biçimde
"acaba pamuk'la beni ayırmak mı istiyor?" diye düşündüm,
dayanamayarak mahalleye geri döndüğümde sansar'ın tutuklandığını gördüm.
mor gazozlar aktı gözlerimden,
ağladım...
hemen sonra evden pamuk'un çıktığını ve polis şefine uzun uzun sarıldığını gördüm.
gece ile gündüzü bir refleksle elimden bırakmamla birlikte
ikisi de tüm hızlarıyla pamuk şekerim'e doğru koşamaya başladılar
bense olanı biteni çözememenin verdiği sinire rağmen saklanmayı akıl edebildim...

ertesi gün televizyonlarda,
"bugüne kadar 27 kişiye tecavüz etmekten aranan sapık sonunda yakalandı"
şeklinde bir haberi sansar'ın fotoğrafıyla birlikte verdiler...
işte bu çok saçmaydı
mor bir gazoz açtım içtim,
ağlamadım...
çok değil daha birkaç gün önce
hayatımın bu erken döneminde
diğer insanlardan çok farklı olmadığımı,
oldukça sıradan olduğumu düşünüyordum
şu an ise nereden ve kimden başlayacağımı biliyorum...


27 Ağustos 2012 Pazartesi

Kızmayın...



3 Ağustos'tan bu yana bırakın bloga yazı eklemeyi, birkaç istisna hariç bakma fırsatını bile bulamadım. Bu nedenle yeni yazı var mı diye uğradıkça eski yazıyla karşılaşan ve akabinde canı sıkılan arkadaşlarımdan özür diliyorum... Hele Red House çok kızdı çok :) Aynı duyguyu ben de bazı bloglarda yaşadığım için hayal kırıklığına uğruyorum ve hayıflanmakta fazlasıyla haklı arkadaşlarımı anladığımı bilmelerini istiyorum...

Artık geldim buralardayım...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Pencere Önü Çiçeği...


Ben, güneşi pek sevmeyen fakat son iki yıldır, fazlasıyla güneş alan bir evin, penceresinin önünde solmaya direnen bir çiçektim. Komşu çiçekler, onlara karşı sıfır sorun politikası gütmeme rağmen, onlar gibi çok renkli açamadığımdan olsa gerek, bir türlü beni sevemediler. Bir ara içlerinden birisi beni sever gibiydi; hatta yaramazlık yapmadığımı defalarca söylememe rağmen kızgın bakışlarını üzerime fırlatıp duran güneşe karşı gelerek, gölge bile olmuştu bana. Ben de tüm hikâyemi anlatmıştım ona fakat tam da yüzüm gülecek, diğer çiçeklerle de aramız düzelecek dediğim sırada o da diğerlerine uyarak tabiri caizse dallarımı kırmıştı. Amacının bana gölge olmak değil, beni gölgede bırakmak olduğunu nasıl da anlayamamıştım. İçleyene kanıp dışlandım, dışlayana takıp içlendim anlayacağınız. İçimi dışımla çarpmaya kalksam; içim sizi, dışım beni yakar, içim dışıma çıkar da yapamam…

Yağmur Tanrısı ise beni onları sevdiğinden daha çok severdi ve bana diğer çiçeklerden başka bakardı ki bu nedenle bırakın diğer çiçekleri, eşi olacak kadın bile kıskanırdı beni. Dahası, görüntüdeki uyumu bozduğumdan,  güneşi sevmediğime kadar varan türlü bahanelerle yerime başka bir çiçek koyma konusunda da ayda bir olay çıkarırdı. Bu olayları bastıran yağmurların efendisi ise yanıma gelip sırf ben üzülmeyeyim diye oturur ve uzun uzun konuşurdu benimle. Bense, şeytanın babaannesinin adını bile bilirdim de susar dururdum öylece. Özetle; her gün yağmur yağardı üstüme, yine de açılamazdım kimselere…

Diğer çiçekler her sene farklı arılar tarafından ziyaret edilirlerdi. Bense ömrümü ilk zamanlarımda tanıdığım bir arıyı bekleyerek geçirdim ve biliyordum; o arı birgün gelecekti. Bu nedenle rengârenk çiçeklerimin kepenklerini indirmiş, gelen geçen arılara yüz vermiyordum. Komşularımın rahat yaşamlarına saygı duyarak yaşadığım halde, onlar benim bu halimi yadırgıyorlardı ve biliyordum ki o gün onlar gibi yaşasaydım da arkamdan demedikleri kalmayacaktı. Anlayacağınız, iki ucu ballı değnek durumu…

O arıya özümü vermiştim ben ve O da bana, konduğu tüm çiçeklerden farklı olduğumu söylemişti. Arılar çapkındır bilirim ama inanmıştım ona. Tattıkları bir çiçeğe bir daha dönmez de derler ama hissediyordum; o arı birgün mutlaka gelecekti...

Günler, diğer günler gibi geçerken ve beklenen bir türlü gelmezken Yağmur Tanrısı’nın eşi, elinde kendisi gibi bir çiçekle çıktı geldi. Adı çöl çiçeğiymiş, güneşi severmiş, pencere önüne çok yakışacakmış... Her zamanki gibi bir tartışma yaşanacaktı; fakat bu defa varlığım tehlikedeydi.  Tartışma tüm hızıyla başlamış ilerliyordu ki cadı kadın beni boynumdan tuttuğu gibi aşağıya fırlatıverdi ama birkaç saniye içerisinde anlaşıldı ki kırılan tek saksı benimkisi olmayacaktı. Uçuşumu gören Yağmurların Efendisi de önce eşinin ayaklarını kesiverdi yerden sonra da kendini bir yağmur tanesi gibi salıverdi pencereden...

Ertesi gün gazeteler ve televizyon kanalları, tek sorunları pencere önündeki bir çiçek olan çiftin intiharının nedenine dair bilumum nedenleri irdelediler. En dikkat çekici başlıklar, “kan, gül, aşk ve diken” temalı olanlardı. Oysa ben gül değildim fakat en sonunda güldü yüzüm…

Olay yeri inceleme ekiplerine yalvaran bir kadın, adli tıpsal işlemler tamamlandıktan sonra beni aldı ve Yağmur Tanrısı’nın mezarının üzerine dikti. Cadı kadından kurtulamamıştım fakat diğer çiçeklerden kurtulmuş, dahası bu defa koca koca ağaçların gölgesindeydim. Beni efendimden ayırmayan, ismi de kendisi gibi Melek olan kadın, adamın mezarının başında durdu ve gözlerinden akan yağmurlar eşliğinde “sana bu çiçeği ikinci kez veriyorum” dedi. O ana kadar sahibimin benim için hem kendinin hem de eşinin canına kıydığını sanan ben, sonunda durumun vahametini anlamıştım. Yağmurların Efendisi için niçin bu kadar önemli olduğumu da…

Çiçeklerim de güneş yüzünden açmıyormuş meğer. Ne zamanki çiçeklerim açtı, o arı da geldi…




24 Temmuz 2012 Salı

İçimden Geçenlerde...



Çok değil, içimden geçenlerde ölü filozof ve yazarlarla adı ya/saklı bir yeraltı kütüphanesinde buluştuk. Kim var kim yok diye bir göz gezdirdim ki yok'lama yapmak fikrini kuyunun dibine atmadan önce iyi düşünmek gerekirdi; zira bunu en son deneyen hiçleme ile varlama tartışmalarının arasında sıkışarak can vermişti ki ölümsüzlerin ölmesi daha çok acı verirdi... Öz kararı bir düzine kadar aşmış ile sıradan bir yitiğin buluşması başlamıştı ki; pek çoğunun karşısında oturuyor olmam, kendi yanımda olduğum anlamına gelmez diye düşünüyordum, o halde sıçtım...

Arthur Amca aramızda hiç kadın olmamasından oldukça memnun gözüküyordu ve "bilir misiniz bir gemide kadın olması neden kötüdür?" diye, söze girerek ısınma turlarını başlattı. Ortamdaki herkes cevabı bildiğinden Cemil Meriç ki kendi semasının tek yıldızıdır, "amacım sadece karşıya geçmek ise hangi gemide olduğumun bir önemi var mıdır?" dedi ve bu sırada Gogol biraz geç de olsa aramıza katıldı, güzel paltosunu astıktan sonra masadaki yerini aldı. Benimse fark ettiğim nokta; büyük ölçüde idealist olan bu adamları, gerçekler öldürmüştü. Demek ki her gerçeğin panzehiri henüz bulunamamıştı ki öte yandan da gerçekler, bu dünyanın en boktan şakalarıydı...

Ben tıfıl olduğum ve dahası içmeyen bir meze canavarı olduğum için çilingir sofrasını hazırlamak bana düşmüştü. Kaldı ki yorumlama konusunda hepsi birer maymuncuk olan bu adamların yanında ben iki kıytırık teldim. Yardım etmeye yeltenen can, Can yücel, "benim nevalem burada evlat!" diyerek sol yanını gösterdi ve hemen yanımdaki Bukowski'ye göz kırptı ki yalan değil kardeş gibiydiler, Can Bukowski'ler...

Hobbes ile Locke bir köşeye çekilmiş doğaları gereği tartışıyorlardı ve bu tartışmada tıpkı savunarak avundukları argümanlar gibi kavga, barış, özgürlük, ceza, vs... vardı. İnsan, doğası gereği kendi sistemini kendi tehdit ediyordu. Çözüm meselesine gelince de soruna bir düğüm daha ekleyip, yollu oluyor ya da yolsuzluğa devam ediyordu. Neyse ki  Rousseau, bu sırada çocuklarını terk etmekle meşgul olduğundan aramızda değildi. Uzatmaya gerek yoktu; insan, doğası gereği manzarasızdı, manzaraya sızdı...

"Tanrı varsa keder yok" diye bir kitap yazacakken öldüğünü söyleyince Cioran, sofrayı bırakıp, ortamdaki diğer herkes gibi diyeceklerine kulak kestim. Herkesin ağzından çıkacak ikinci cümleye kenetlendiğini gören üstat gülümsedi ve "korkmayın yahu keder var olduğuna göre" deyince, herkesi bir gülmek aldı. Nietzsche'ye dönerek "üstadın "Tanrı Öldü" demesine atıfta bulunarak "Tanrı vardır, yoksa bile" demeseydim belki de şu an aranızda değildim" dedi. Cibran da o sırada Nasreddin Hoca hikayelerini okuyor, kendisininmiş gibi gösterebileceği kısa bir kıssa daha arıyordu.

Dostoyevski gözünü Gogol'un paltosuna dikmiş, yeraltı kütüphanesinin tozunu yutarak notlar alıyordu. Ben de bildiğiniz üzere Dunya'nın kendisini Allah Ağrısı çeken birine feda edişine oldukça bozuk olduğumdan, "umarım  kendimde onunla bu konuyu konuşacak cesareti bulabilirim" hayallerinde yüzmekteydim. "Ben sıradan bir insanım, olağanüstü değil" diye, söze girmeyi göze alabilir miydim ki? Ya da "Oblomov çok daha bir sağlam karakterdi" diye, girişsem söze, bana çıkışır mıydı dersiniz?

Gözlem yeteneğim fazlasıyla gelişmiştir ki gözlerim sözlerimi ele verseler kaç yıl yerler diye düşünürken, çok konuşanları tahtaya yazma isteğim vardı. Boş konuşmasalar da, ne de çok konuşuyorlardı. "Sen önce dinlemeyi öğren" anlara ramak kalmıştı ki, sofra aklıma geldi fakat o da ne; iki güzel adam ne var ne yok süpürmüşlerdi. Neyse ki yeraltında ve hayaliydik de istediğimiz an yeni bir zula yaratabilirdik. "Red House" elinde nevale dolu filelerle içeri girebilirdi en basitinden. Yani anlayacağınız o kadar da tıfıl değildik... 


Ruhdeşen Freud, üstatların bu davranışlarının kökenine inecek oldu da kuyu dipsizdi, o bile korktu ki ben, Jung'u severim, Freud'dan ötürü. Zaten ortam da bu konulardan bahsetmeye pek uygun değildi. Nietzsche elinde çekiciyle gelmişti; fakat doktor Breuer'in gözetiminde ve oldukça yorgun gözükmekteydi. Tek diyebildiği durdurun şu saçma müziği oldu. Wagner'e olan kini halen geçmiş değildi. Demek ki insanlar ölseler de meseleler bitmiyordu...


 "Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir." diye, kendine yakışır bir giriş yaptı, Wittgenstein. Bunu duyan Bukowski "ya da zil zurna sarhoştur" diyerek, kapıyı kendine doğru çekerek açtı ve sarhoş adım işemeye gitti. Russell ise Aylaklığa Övgü'yü yazmasına esinti olan  yapıbozumcu öğrencisine hala tepeden bakıyordu...


Daha derinlemesine bir sohbete başlanamamış, henüz herkesin kendi arasında sohbet ettiği anlar yaşanıyordu ki benim işim bitmiş, yitmiştim; sofra hazırdı. "Anlatanların yabancısıyım" diyerekten, hikayeler anlatsam,  gerçek masal'arında bana da yer verirlerdi belki ama yer almadan da yaşanabilirdi...


Pek çok aşmış da bilinçaltımın kütüphaneleri boşalsın diye beklemekteydi...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Bir Güzel İnsan Mandela...



18 Temmuz 1918 - 

Nelson Mandela, hapisten çıkmıştı; dile kolay tam 27 yıl süren bir esaret hayatı sona ermişti... O'nu tanımayan herkes hayatından çalınan bu yılların intikamını alacağını, beyazların artık Güney Afrika'da barınamayacağını öngörüyordu. Hapisten çıktığı gün, kendisini dünyanın en büyük figürü haline getiren cümleler ağzından döküldükçe, bırakın dünyayı kendisiyle aynı deri rengine sahip olan yoldaşları bile hayretler içerisinde kaldılar; "intikam yok, şiddet yok..." Büyük affedici, bu söyledikleriyle tarihin en büyük figürü olmayı çoktan hak etmişti ki gerçek "ihtiyar delikanlı" da kendisiydi...

Çok yaşa sen Mandela; içimizdeki, bizi insan yapan hen kıvılcımı söndürmeye çalışanlara inat, çok yaşa...


17 Temmuz 2012 Salı

Blog Tasarımı Şakası...

Öncelikle ödüllü bir web tasarımcı olarak diyebilirim ki, tasarım çok önemlidir ama nihayetinde aslolan içeriktir. Blogumun salaş halinden ötürü, okuyamama kisvesiyle rahatsız olanların sayısı üçü beşi geçince, azıcık zaman ayırıp da güzelleştireyim istedim blogumu fakat o da ne; hemen hepinizin yakından tanıdığı İpekBöceği okuyamama rahatsızlığının da etkisiyle yorumunda "ne olur sana bi tasarım yapalım" deyince "oh" dedim ve bugüne kadar zamansızlıktan yapamadığım bu işi de üzerimden atmış oldum. "Tasarım bitince de blogumda "blog şakası" olarak paylaşırım" dedim ama çok geçmeden de ne kadar büyük bir hata yaptığımı anladım...

Özet geçerek ilerleyeyim, İpekBöceği çalışmalara hızla başladı; tasarımlar, kodlar derken kaç gün, kaç saat çalıştı, yirmi otuz tane tasarım gördü blog. Tabii bu arada bi kapris, bi küçümseme, bi artistlikler inanamazsınız! Ben bu yaşıma geldim böyle bir şey görmedim. Üstüne üstlük bi de para istemez mi tasarım için...  

Neyse, İpekBöceği Usta'nın başından aşağı yeterince kaynar su boşalttıktan sonra gerçeklere geçebilirim. İlk olarak ben bir web tasarımcı değilim ve yukarıda kaprisli, ukala ve artist olarak betimlediğim İpekBöceği'nin blogu tasarlama sürecinde, bu betimlemelerle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, hatta tam olarak bunlara zıt bir imaj çizdiğini  de içtenlikle söyleyebilirim. Para isteme mevzusu da pek tabii koca bir yalan :D

Gerçek şu ki; yorumunda belirttiği günden sonra günlerce çabalayarak ortaya, benim istediğimden de güzel bir iş çıkarttı. Bunu yaparken de sürekli olarak isteklerimi sordu ve katıksız yerine getirdi. Kendisine ne kadar teşekkür etsem az gelir ama çooooooooook teşekkür ediyor, tasarımla ilgili görüşlerinizi de bekliyorum :D

10 Temmuz 2012 Salı

Cenap...

"Zaman onu öldürdüğümüz için şikayetçi olmuş, müebbet yemiş; Sürekliliği de bundanmış..."

Bir zamanlar, azgelişmiş bir ülkede çok gelişmiş olmak çok şeyi değiştirirdi; fakat sonraları, insanlarının çoğunun en sevdiği şiirin "Fatiha" olduğu bu ülke az ile yetinmeye devam etti, çoğu da göremez oldu ve seçtiği ölüm metodu standart bir yoldu. Esanslı bir kıza aşık olan esaslı kahramanımız Cenap ise başta dem vurduğum bir zamanlarda kalmış, çaresizce kendine dalmıştı...

İnsan cisimleşmiş zamandı ve kahramanımızın zamana olan inancı Tanrı'ya olan kadardı. Tanrı'ysa onun için sıkı bir tanrıtanımazdı. Bu söylediği büyük bir günah olabilir ya da bazılarınızı şoka uğratabilirdi ancak çok ilgi çektiğinden devamı yazılan bir günah defterine sahip olduğundan, bu durum, O'nun için çok da fena değildi. Laf aramızda, kendine inancı olmayan birine inanmasını da bir zahmet beklemeyin, özellikle de bekleme odalarınız Azrail tarafından tutulmuşken...

Kahramanımız Cenap, büyümeden yaşlanan bir neslin hımbıl bir üyesiydi. Pek yakışıklı değildi lakin çirkin olduğu da söylenemezdi; hatta kirli sakalına ve her daim gittiği berberinin hiçbir soru sormadan iki numaraya vurduğu saçlarına, sessizliğini ve gözlerindeki hüznü eklediğinizde karizmatik bile sayılabilirdi. Sol gözünün hemen yanında, dikkatli bakıldığında görülebilen ve sadece güldüğünde ortaya çıktığı için “göz gamzesi” adını verdiği küçük bir ben vardı. Henüz bunu fark eden olmamıştı ancak gün gelecekti ki birisi karakaşına karagözüne vurulacak ve sırf bu yüzden O’nu güldürmeye çalışacaktı.

Her bebek doğduğunda nasıl bir ailenin içine düştüğüne bakarak ağlar; kimi sevinçten, kimi de üzüntüden. Bizim Cenap da ikinci kategoriden… Dahası, babası Ayı Ekrem’in, ismini cenabetlikten kurtulamasın düşüncesizliğiyle verdiğini düşünecek olursak baba bir farkla hayata yenik başlamıştı; lakin babasının tek özelliği de mallığı değildi. Ayı Ekrem sıkı bir rejim muhalifiydi ve kilo aldıkça bu muhalefet artmaktaydı. Eritme potalarında eritilmişti ama o denizde sırt üstü yattığında küçük bir adacık gibi gözüken göbeğini Samandağ Biberi bile eritemezdi.

Hepimizin, büyüklerimizden Allah’ın her günü duyduğu “bu memleketten adam olmaz kardeşim!” cümlesini kurma sırası yavaş yavaş Cenap’a gelmekteydi. Etrafındaki herkes istisnasız olarak yırtma derdindeydi; fakat bu dertlerine tezat olarak yaptıkları tek şey, dikilmekti…

Tek yaratıcılığı hayata ayak uydurmak olan insanlardan farklı olduğunu hissediyordu ve birgün mutlaka bu farklılığını ortaya çıkaracak bir olayla karşılaşacaktı. Azgelişmiş bir ülkede olsa dahi çok gelişmenin bir faydasını göreceğine inanıyordu. Okuyordu durmadan, durdukları halde okumayanlara inat. Yazdıklarıyla da birilerinin dikkatini mutlaka çekecekti ki o günün gelmesini iple çekmekteydi de ip pamuktandı. Bir olayın hayatını değiştireceğine o kadar inanıyordu ki an geliyor, olay çıkarmamak için kendisini zor tutuyordu. Zaman durmaz koşuyorken doğru anı kim bilebilirdi ki...

Her sabah kötü bir düşçü olarak uyanıyordu, kokmaktan korktuğu için duş gördüğü uykulamalarından. Çişini yaparken dişini fırçalıyor, kıçını toplarken de pek bi numarası olmayan iki numara saçına bakıyordu. Bu seans her sabah nüans farkıyla da olsa monotonlukta birinciliği kimselere kaptırmazken, ikinci seansa darboğazından geçen, çöl sıcağında göle maya çalma sonucu oluşan bir fincan kahve salça oluyordu. Kahveye, kahvenin keçilerin keşfi olduğunu öğrendiği gün, yani basit bir ters fabl sonucu keçileşerek tutulmuştu.

Pencereden dışarıya baktığında gördüğü çok eşli manzaraya gülerek bakıyordu artık; çünkü gördükleri görmediklerinden epeyce iyiydi. Yani hiç, yoktan iyiydi! Derken...



Samimiyetine güvenerek sorum var sana ey okuyan güzel insan; Birgün bir kitap aldınız elinize, ilk sayfalarını açtınız, başladınız okumaya ve yukarıda yazanlarla karşılaştınız. Devamını okuma isteği uyanır mı bünyenizde?

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Ağlama Bebek...

Sıçtık...

Her bebek doğduğunda nasıl bir ailenin içine düştüğüne bakarak ağlar; bazısı sevinçten, bazısı da üzüntüden...

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Sivas Ağıdı...



Tarih: 2 Temmuz 1993;


Bir tarafta sayıca az ama yürekli, alınları açık, ruhları tok, tertemiz ve sevgi dolu fikir adamları vardı... Son ana kadar yan yana, can cana şiirler okudular, türküler söylediler... Diğer tarafta ise sayıca çok, Allah'tan değil ama düşünceden korkan yüreksiz, acımaları olmayan, çoğu aptal ve ruhları kirli sabit zikir adamları vardı; Kana susamışlardı, içeridekiler de "kandı'lar..."


Değiştiğimizi fark etmeden dönüştük ki başladığımız yerden çok uzaklarda, olduğumuz yeri bile bilmeden sona erdik. Kafka, yüreğin yufka olsun da durdur artık şu lanet sarkacı...

Muhteşem bir bestenin mest eden notalarıydık hepimiz. Duyduk duymadık demeyin; Çalınmadık kapı bırakmadık, canımız çalındı da ses çıkaramadık...

Büyük bir rezaletin ikinci dereceden tanıklarıydık, sanığa sayıldık. Sandığımızı aradık, bulduğumuzu sandık; Sayıklamalar da fayda etmedi, yanıldık...

33 candık, kanla yıkadıkları tespihlerine boncuk ettiler hepimizi, canımızı çektiler birer birer; Yakıldık, kimse ısınmadı...  

27 Haziran 2012 Çarşamba

Aziz Nesin... 1





Hayatımız bir yazı, isimlerimiz de bizden habersiz o yazıya kondurulan başlıklardır ya, mevzubahis Aziz Nesin olduğunda yazının türü tahmin edilemeyebilir ama kesin olan bir şey vardır ki; O hayat okunmaya fazlasıyla değerdir... 

1. Dünya Savaşı'nın ortasına doğar üstat. Babası Abdülaziz Bey kulağına üç kere Mehmet Nusret ismini fısıldamış olsa da babasının ağzından çıkan ile üstadın duyduğu bir olmasa gerek ki yıllar sonra pek çok anlamda "Aziz" olacak fakat her anlamda "Abdül" olmayı reddedecektir.

1934 yılında soyadı kanunu çıkar ve insanlar kendilerini ilginç olduğu kadar eğlenceli de bir seçimin içerisinde bulurlar. Güzel ama pek de ayırtedici olmayan "Hacelinin Memet, Yumuk Yaşar, Codunun Ömer, Eşşekçi Hüso" tarzı ismin başına gelen lakaplar sona evrilerek, çoğunlukla soyadları olacaklardır. Herkes kendince bir seçim yapacaktır. Usta da kendi hikayesini süreçle harmanlayarak şöyle anlatır;  

"1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı. Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünyanın en cimrileri “eli açık”, dünyanın en korkakları “Yürekli, Korkmaz”, dünyanın en tembelleri “Çalışkan, Yılmaz”, gibi soyadları aldılar. Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine “Çevikel” soyadını almıştı. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime “nesin” soyadını aldım. Herkes “ne'sin” diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim..." Bu noktada üstada saygıda kusur etmeyerek elimizde olsa nasıl isimler edinirdik diye sormak gerek...

Şiir yazar önceleri üstad sonra mecbur bırakır öykü yazar. Bir hikayesi vardır ki kendi anlattığı rivayet edilir;  Birgün rastlantısal olarak bir şairin dinletisine denk gelir. Kürsüde uzun boylu, mavi gözlü, güzel yüzlü bir adam tok sesiyle şiirlerini okumaktadır. Bir süre dinler, önce çok etkilenir,  sonra da boğulacak gibi hisseder kendini ve hemen çıkar oradan. Çıktıktan sonra yırtar atar kendi şiirlerini. O'nun gibi yazamadıktan sonra artık şiir yazmanın da bir anlamı yoktur ki hayat bu ya yıllar sonra, Moskova'da bulunmasının da getirisiyle hayran olduğu bu adamın üç vasiyetinden hangisinin geçerli olacağını seçecektir. 

Bir devlet kurmayı düşlemiştir önceleri. Kendince planlar, projeler çizer. Bakar bu olacak iş değil bir şehir kurmayı olacak iş sanır. O da olmayınca bir köy der hiç değilse ve nihayetinde bir vakıf kurar. Vakfın projesini de kendisi çizer, çok yakın mimar arkadaşları olmasına rağmen. 

Birgün çok yakın arkadaşı Demirtaş Ceyhun ki kendisi de mimardır, arkadaşları ile birlikte vakfı ziyarete gider. Aralarında da altmışından sonra otuzdan fazla kitap yazmış ve o dönemin çevresinde tanınmış simalarından Aydın Boysan da vardır. O dönemlerde de yeni yeni mizah anlatılarına/yazılarına başlamıştır. Sohbet faslı uzun sürer, karınlar acıkır, sofra donatılır. Derken ortamdan biri Aydın Boysan'a döner ve "bu yaştan sonra nasıl oldu da mizah yapmaya başladın, hiç çekinmedin mi" der. Boysan da hazır cevaplığıyla ün salmış ve mizah denilince akla ilk gelen isim olan Aziz Nesin gibi bir üstadın yanında bi saniye düşünmeden cevap verir; "Vakfı ziyarete ilk gittiğimde vakfın ilk binasını incelemiştim. İşte o gün Aziz Nesin bu binayı yaptıktan sonra, ben mizahta ne halt etsem olur diye düşündüm" der ve anlık bir sessizlik olur. Bu sessizlik Aziz Nesin'in kahkahası ile son bulur. Üstadın gülmesi masadaki herkesi kahkahaya boğsa da Demirtaş Ceyhun ilk fırsatta Aydın Boysan'a "Aziz Bey bunun altında kalmaz, bu seni baskılamıyor mu" der. Aziz Nesin bunu duyar ve ben onca yıl hiçbir baskıdan yılmamışım Aydın'ı mı baskılayacağım" der. Geçinilmesi zor olan bir adamdır Aziz Nesin ama böyle de güzel bir adamdır.


Müjdat Gezen'i her sabah arayıp "bugün ne kanserisin" diye sorması ile bezeli iki büyük ustanın arkadaşlığı da pek hoştur.


"Bir dönem Aziz Nesin'e yönelik tehditler artınca, oturduğu apartmanın önüne bir polis memuru yerleştirmişler ve Aziz Nesin'i korumaya almışlar.
Derken, birkaç gün sonra Aziz Nesin apartmandan çıkarken polise sormuş:
"Neden bekliyorsun burada."
Polis de: "Şu yan apartmanda Aziz Nesin diye yaşlı bir adam var; onu korumak icin bekliyorum."


Bu olaydan sonra devletten hiçbir zaman koruma istememiş...

NoT: Ustanın anlatacağım nice hali olduğundan bölmem gerek diye düşündüm :)

21 Haziran 2012 Perşembe

Tan...

Tanrı olsaydım çarpardım hepinizi
topraklanmanız beni engellemezdi
haylazlıklarımla size yaramaz olurdum
anama babama da söyleyemezdiniz beni
daha çok tapmanıza da bozulurdum belki...

Tanrı olsaydım sevmezdim hiçbirinizi
zaten siz sevgiden ne anlarsınız ki
insafları sıklaştırmaya safça devam edin
dolusunun kıymetini bilmediniz ki hiçbir şeyin
boşuna da dua etmeyin...

Tanrı olsaydım baştan yaratmazdım sizi
başınızda kim varsa ona tapıyorsunuz çünkü
öldüm diye de boşuna sevinmeyin
ölmedim
sadece uykum derin...

Tanrı olsaydım daha çok acı verirdim size
dünyahret bacılarınızla daha çok evlenir
hacı olurdunuz daha çok
diz çökmeye de devam eder
yazık olurdunuz daha çok...

Tanrı olsaydım benzerdi herkes bana
kitaplarım çok okunmazdı ama
gözünüze daha yakın olurdum
zira göze yakın olmanın tuzağıdır
gönülden uzak olmak...

Tanrı olsaydım kendimi tanır
Tanrı olmazdım sanırım
bir var
bir yok olmazdım
yalan yalnız olmazdım...

18 Haziran 2012 Pazartesi

Can-i Sıkıntı Bitti...

"...Can sıkıntısı bir hastalık gibi duruyordu yüzümüzde... Sıkıntımızı geçirmek için hangi avm'nin boktan Latte'sini yudumlamak gerektiğini henüz keşfetmemişken, maskeli balo şarkısının nasıl ortaya çıktığını anlamaktaydık bir yandan da. Öte yandan da halimizle teknolojiye, küreselleşmeye, standartlaşmaya, tüketirken tükenmeye "sövgü" kitaplarının baş karakterleriydik.

Sıkıntılarımızı birbirimize kalıcı bir halde dövmekteydik, yazbahar tatilinde silme hayalleriyle. Sezilen oydu ki; bir Bezgin Bekirlik hakimdi bünyelere, bakir gezmelerle giderilemeyen ve "İnsan sosyopatik bir sosyal varlıktır" sonucu çıkmaktaydı ağlak sağlamalardan.

 "Dut ağacında vişne yetiştirmek" olsa da  bu ara yaptığımız, yetişecek yerimiz var hala uzaklarda, içimize Oblomov kaçmış olsa da... Tüketirken tükenmenin kitabını yazarken, aynı anda da okur gibi yapıyoruz ama farkında değiliz kitabı ters tutmuş tükenirken tüketiyor, tüketiliyoruz..."



Önceleri saftık; Para bir çıkış noktası, huzura götürecek bir araç olacaktı hayatımızda. Yani öyle düşünmüştük.  Farkında olmanın verdiği anlık acı ile anladık ki araç olan bizlerdik aslında. Birileri para ve boş vakit kazansın diye hayatımızı kiraya verip bayatlatıyor, acılaşıyorduk. Bayat hayat da geçmek bilmeyen acı kabak çekirdeği tadındaydı zira ve böyle devam edersek en fazla kendimize bir kaç saf hayat kiralayarak küfrü hakederdik...

Günlerden diğerleriyle aynı gün, bir karar vermeliydik; Can-i Sıkıntı'mıza, yani "hiçbir şey yapmamak için çok şey yapan" halimize bi dur demeliydik. Paralanma sevdasına paralamayacaktık kendimizi ve böylece daha fazla yaralanmayacaktık. Var olan yaralarımızın kabuklarına çekilme zamanı gelmişti artık...

"Neyse ki ne olduğunu bilmediğimiz işte bizden iyisi yok" diyerek, aklımızı kenara çekip bir karar aldık. Monotonluk maratonunda tavşan atlet olmayı bırakacaktık ki bitecek olan bir yarışta ne kadar hızlı gittiğinin de bir önemi yoktu aslında. Hatırlarsınız, küçükken maçlarını seyrettiğimiz abiler, topları sahadan çıkıp da kaçınca bir yerlere "koşun bakalım, ne kadar hızlı koşuyorsunuz bir görelim" derlerdi, çok hızlı koşardım ben de ve sanki kına yakardım bir yerlerime...

Kandırılmaya o kadar hevesliydik ki büyüdüğümüzde de bu hevesimiz kursağımızda kalmasın isteyerek kandırılmaya bütün hızımızla devam ettik. Haliyle "kim daha hızlı koşacak" rekabeti de kaldığı yerden devam etti. Biz ise önce unutmayı öğrenmeliydik ve kandırılma alışkanlığımız yüzmeyi öğrenmeden onu unutup, boğabilmeliydik. Zira hayat çabuk bitmesin diye yavaş yenmesi gereken güzel bir yemek gibidir ve hızla tüketmek, ona yazık etmektir...


Dünyanın rekabete dayalı korkunç bir yer olması ise bir mutluluk sebebidir. Ukalalık etmek istemem ama herkesin saçma bir yaşam sürüyor olması, hayatın saçma olduğuna kanıt değildir. Yaşadıkça zarar ediyorsak hayatımızdan, eskidikçe daha da ucuzlayacağız. Üzerimizdeki yükün pırlantadan olması altında ezildiğimiz gerçeğini değiştirmez ki....

Doğrularını bildiğimiz soruları yanlış cevaplamak istedik. Pişman değildik ama edildik... "Başarmanın sırrı, denemek sözcüğünün son harflerinde gizlidir..." dedik, denedik... Daha fazla vakit kaybetmemeliydik. Derin bir nefes aldık ve hava belki de son defa kirliydi, bizse temizlendik...

Dün bu saatlerde yaşımız henüz çok genç olmasına rağmen tamamen kendi çabalarımızla sahip olduğumuz güzel bir evimiz, son model bir arabamız ve herkesin -belki de parası çok olduğundan- önemli göreceği işlerimiz vardı. Bugün yoklar. Dindar bir mahalleye gidip onlara helal bize haram ne varsa sattık. Anlayacağınız yoldan çıktık artık. Sıradan ayrıldık. Evet, bunu yaptık... 

Kırsala yerleşip yine iç içe, yine biz bize  ama hengameden tamamen uzak yaşayacağız artık. Bundan böyle evimiz gene güzel olacak ama yaşayışımız biraz farklı olacak. Mesela parmağımızı şişirmeden çekiç kullanmayı, donumuza kadar ıslanmamak, dahası ıslakken çarpılmamak için de tamircilik öğrenmemiz gerekecek.  House yetmeyeceğinden biraz da sağlık bilgisi edineceğiz pek tabii. Etrafta köpeklerimiz, kedilerimiz, tavuklarımız bize benzeyip aylak aylak dolaşacak, birbirlerinin üzerinde uyuya kalacaklar. Uyuyamadığımız anlarda aklımıza gelen hayali koyunlar, keçiler bizim olacaklar ve gözlerimizin önünde atlayacaklar çitlerden ama biz o sıra gökyüzündeki yıldızları sayıyor olacağız. Maymunlarımız olacak sonra ve diğer hayvanların yemeklerini aşırmamayı öğrenecekler.  En mutlu hayvan koala bizimle olamayacak belki ama tosbağalarımız onun güzel hımbıllığının eksikliğini hiç aratmayacaklar. Sabahları lanet telefonun nalet alarm sesiyle değil kıçını yırtmaya niyetli bir horozun sesi ile uyanacağız. İşe geç kalma telaşından uzak olacağımız için erken de ötse, geç de ötse canı sağ olacak. Kuşların, rüzgarın, suyun sesi mono tonda değil bambaşka ve capcanlı olacak. Şansımız yaver giderse ileride atlarımız, güzel gözlü eşeklerimiz de olacak. Domatesimiz, biberimiz, salatalığımız bir başka kokacak. Çağlabadem pörsümeden yenebilecek artık. Kendi ağacımızdan topladığımız kirazlar da kulağımıza küpe olacak. Ekmek yaparken una bulayacağız birbirimizi. Toprağın kokusunu duymak için bahçeyi sulamamız yetecek. Güneş bile farklı doğup batacak artık. İş dünyasının kaygan zemini de yerini yakınımızdan akan dereden geçerken ayağımızın altındaki taşların kayganlığına bırakacak. Belki minyatürlerle donatmayacağız evimizi ama minyatür kale maçlar yapacağız küçük Saraçoğlu'muzda. Teknoloji hayatımızdan çıkmayacak elbette ama bizi sevecek...



En sonunda da kimileri bize deli gözüyle bakacaklar, kimileri de geçici bir heves deyip geçecekler. Biz ise deliliğe övgüler düzerek aylaklığımıza devam edeceğiz. "Gelecekte çocuklarımız çok mutlu olacaklar, bizimle gurur duyacaklar..." sözleri de dillerimizde sakız olmayı sürdürecek epeyce. Neyle nasıl geçineceğimizi düşünmeden, sadece birbirimizle güzel geçinmeye devam edeceğiz biz de ve geçinirken de içimiz geçmeyecek başkalarının işleriyle...

Bütün bu söylediklerim de bi beş yıla gerçekleşecekler, böyle giderse... 

14 Haziran 2012 Perşembe

Tarihimde Bugün...

Küçük sayılırdım o zamanlar. "Yatağan Yağmurları'nda Bir Düğün" yazımdan da hatırlayacağınız çocukluk arkadaşım Görkem'in doğum günüydü ve kendince bir parti organize edip yakın arkadaşlarını çağırdı. En yakın arkadaşı da bendim, gitmedim. Bozuldu. çok bozuldu, bayağı bozuldu yani öyle böyle değil. Bir yerden sonra bozulmaz diye bekledik, daha da bozuldu :P Şaka bi yana üç bilemediniz beş gün surat yaptı. Umursamadım ama bozulduğuna da üzüldüm bir yandan. 

Doğum günleri iyi günlerdendi ve hesapta ben kötü gün dostu olmalıydım. Durumu bu bağlamda açıklamaya çalıştım; "İyi gününde yanında arkadaşların vardı ki bu güzel ama kötü gününde ben olacağım yanında" diyerek gerçek anlamda boyumdan büyük laflar ettim ve "Saçma bir gün uğruna hayıflanmayı bırak artık" diye de ekledim. "Ağlamayı bilmeyenin gülüşünden bi bok olmaz" mottosuna sarılmıştım. Başta da dedim ya küçük sayılırdım o zamanlar. Sonraları gerçekten kötü günler de gördük. Salak gibi alakamız olmayan kavgalara bile girdik büyüme hallerinde, nice sırlar edindik, ciddi ciddi aç da kaldık, son kullanma tarihi geçmiş makarna sevinçleri yaşadık ama sözümüze sadık olarak yanyanaydık hep ki ne mutlu, hala da öyleyiz.

Sonraları söylediğim sözün doğru yanları olsa da oldukça eksik olduğunu öğrendim. Yanlış olduğunu bildiğin şeyden dönmemek de olmaz neticede. Hayat sadece kötü günlerden ibaret değildi ve beraber ağlayabildiğim birisiyle gülmek de en çok bana yakışırdı. Buydu yani olması gereken.  Bu günler eğlenmek için bir hatırlatma servisi sayılırdı. Özetle de benim için gerçek kutlu doğum haftaları bunlardı...

Şimdi de gelelim bugüne. Bugün benim en sevdiğimin, Özgem'in doğum günü. Bugüne kadar özel günlerimizi hiç unutmadım ve hediye almayacağız sözümde de hiç durumadım. Bugün de "Doğum günün bana geldiğin gündür ulen..." tarzı bir çıkış yapacak ya da sözümde duracak değilim :D Özel günleri unutmamak için banka başvuru/kayıt formlarına özel günlerinin tarihlerini yazan dostlarım var benim; Mesaj atıyor ya bankalar...  Ne manyaklık ama. Sonra sevgiliden ayrılıyorlar, zırta pırta mesaj geliyor :) 

Geçen sene de oldukça ilginç bir doğum günü olmuştu garibimin. "Tamamen duygusal" nedenlerden dolayı evde ve bizbize kutlamıştık. Yaptığım yemeğimsi ve inanılmayacak kadar leziz şeyleri yemiş, kendimizce eğlenmiştik.  O'na yazdığım şiirimsi şeyi okuyamamıştı, gece sonunda çok sevdiğimiz bir kişiyi sokaktan toplayıp eve getirmek zorunda kalmamızdan sebep. Arkadaşımız mesaj attı; "Gelin alın çok kötü durumu ayakta duramıyor" diye. O'na sürpriz doğum günü hazırladık falan sandı son ana kadar ve bu berbat bir şey... Bu sene kendini affettirecekti O kişi de, nerdeeee :P Hala çok seviyoruz, o ayrı :D

Daha da uzatmadan geleyim tarihte bugüne, gerisi genel değil :)

Tarihte Bugün...





11 Haziran 2012 Pazartesi

Okuribito...

"...Doğduğunda güldürdüklerini yaşarken duygudan duyguya sokmak, öldüğündeyse ağlatmak istiyordu, hatırlıydı… Bu durum doğduğunda ağlamış, yaşarken duygudan duyguya girmiş bir kişinin ölürken de gülerek gitmek istemesi ironisinden sebepliydi. İnsanın başlayamadığı ya da sonlandıramadığı o kadar çok şey vardı ki, ölürken bile aklında bunlarla ölürdü. Ciddi meseleler ve onları çözme umudu insanı yaşatan şeydi ki ölmeye yakın olduğunda da bu meselelerin çok oluşu insana acı vermekteydi..."



Geleneksel bir konuyu modern olarak ele alarak bir film yapmak kulağa oldukça zor bir işmiş gibi geliyor. İki karşıt kavramınız var elinizde ve bunların özünde aynı kapıya çıktığını hesap ederek bir iş kotarmanız gerekiyor. Bu geçmiş mayası ile geleceği harmanlamaya çalışmak değil de nedir?

Okuribito,  bu iki kavramın sinema dilinde kolayca anlaşıp kaynaşabileceğini bizlere gösterebilen bir film ki Uzak Doğu Sineması'ndaki yaşlı/usta-genç/çırak ilişkileri de bizlere hep bunu yansıtırlar. Son Samuray filminde de tüfeğe karşı elde kılıç ölüme gitmek de bu yansımanın başka bir örneğidir.

"Son Veda" anlamına gelmesine karşın izleyende birçok başlangıca sebep olabilecek aşmışlıkta bir film izlemenin verdiği hazzı daha öncesinde Damdaki Kemancı filminden de almıştım. Geleneksel olanın değişmekteki hayata giderek evrilmesi ve bir yandan reddedip, bir yandanda yetişme çabası. "Gelmeni istemiyorum ama bekle ben de geliyorum" demek ilginçliğinde kurulmuş bir düzenek bir nevi.

Filmde, kahramanımız çello çalmaktadır ki çello hüzne hizmet eden ve bizleri kazanırken, hezimete de uğratan bir çalgıdır. Yeni tınılar doğurması ölüm gibi güçlü bir sesi olduğu gerçeğini değiştirmez ki bildiğiniz bir başka gerçekte nice Nietzsche deyişinden birinde söylendiği gibi; Son randevumuz olan ölümün son iyiliği de, bir daha ölümün olmamasıdır...

Film, hayat devam ederken, koca bir davetli listesinin son vedaları eşliğinde kimi zaman dönüşlere de sahip gidişler anlatıyor bizlere. Ölümün olağan üstülüğünün kişisel oluşunu algıda seçicilik yapamayacağımız bir biçimde olağan hale getiriyor. Ölüm öğesini dışlanan karanlık taraftan alıp, aydınlığın yanına koyuyor ve bu yönüyle ölümsüzleşiyor. Ölümün ölümsüzlüğü tuhaf bir biçemde huzur veriyor ki Pür Dünya'da yoruma açık bir şekilde değindiğim "huzurda sessizlik vardır" mevzusuna, son sessizlik hali ile eşlik ediyor. Özetle, bir kişiyi inandığı yere, inandığı şekilde uğurlamak mevzu bahis ölüm olsa dahi uğursuz bir iş değildir...

Kadın: -normal bir iş bul!
Adam: -ölüm de normaldir. hepimiz bir gün ölücez, sen de, ben de...

Ölüm çok basit şekilde düşünecek olursak bizi kimi zaman hiçliğe götüren bir varoluş şeklidir ki bunun tam tersini düşünmeniz de yanlış değildir. Bismillah ya da rasgele diyerek çıkmak yola, hayrola demektir aslında...

Sonsuz olmanın bir yoludur ölüm. Sonsuz olmak sonunuz olamaz lakin. Fanilik kafidir insana ki sürekli olan her şey işkencedir. Filmde de tabutlama işi tabuları yıkarak okuribito'ya dönüşürken biz tabula rasa'ya biraz daha yaklaşıyoruz. 

Ahmet Şerif İzgören'in, içerisinde sevgi sözünün hiç geçmediğini, para sözcüğünün ise defalarca geçtiğini söyleyerek hicivlediği "Ferrari'sini Satan Bilge" kitabını okumadım. Çello'sunu satması ile hayallerinden bir hayli uzaklaştığını düşündüğü bir zamanda bilgelik dolu bir yola giren ve kahramanı "Çello'sunu Satan Umutsuz Adam" olan bu filmi ise birkaç kez daha izleyebilirim.

Ölüm temalı olmasına rağmen iyi hissettiren filmler listemin en üstlerinde yer alması, film ve belki de benim hakkımda biraz daha bilgi verebilir ki Okuribito hayatı okutabilen bir film...  

Not: "Gidişlere Yardımcı Olacak Eleman Aranıyor..."





8 Haziran 2012 Cuma

Pür Dünya...



Kirli bir dünyada temiz olmak zordur. Çünkü perdesiz gitar bile vardır, perdesiz insan yoktur. Yanlış bir yolun doğru yolcusu olmak çok şeyi değiştirir. Yoldan çıkmak ise yolsuzluktan iyidir. Tasvip edilmeyenler çoğu zaman tasvip etmeyenlerden yeğdir. Suimisal, misal değildir; Suistimal etmeyin...   

Bende fikri firar var sizde yok. Bunun tadını çıkarın, bokunu çıkarmayın. Bazen uçun havalarda da ayaklarınızı yerden kesmeyin. Çok sıkı dostlar edinin ama onları sıkmayın. Onlara kanka da demeyin. Yalan bir dünyada kanka, canca diye yazılmıyor zira...

Tersnameleri çok severim. Huzurda sessizlik vardır ama sessizlikte huzur aramayın derim. Durmayın, dünyayı ters çevirin; Göğün yüzündeki çizgiler, yer yer yüzünüzdeki çizgilerden çok daha derin. Maceraya atılmak için dünyanın durmasını beklemeyin. Güneşli bir gecede denizdeki yıldızların göğe batışlarını izleyin...

Bir anlamı var mıdır dünyayı örnek alarak kıbleye dönmenin. Dünya dik durduğum yer kadardır, diz çöktüğüm yer kadar değil. Kafanızın dönüyor olması ya da güzel olması neyi değiştirir. Dünyanın her hali kafanızın içinde ya da geçmişte bir yerlerdedir...

Raskolnikov için Dunya'yı feda etmeyin. Bekleme dönemleri geride kaldı diye de düşünmeyin. Solda duran şu iki cümle biraz derin. Anladıysanız aklınıza değer verin. Anlamadıysanız başkalarının aklına yer verin. Aklımın odalarındaki küçücük bir deliğe gizlenip de, aklınızı peynir ekmekle yemeyin. Kendinizi aşağılamaya da bir son verin.

Şirin dünyanızda dalgınlığınız bile dağınıktır sizin, toplamakla zaman kaybetmeyin. Fazla kalacak değilim  zaten, çok da dert etmeyin. Dünyahret acım olmayın bana bir söz verin; Ölün söz vermeyin, ölün sözünüzden dönmeyin...

Kanayan bir yaranın kabuk bağlaması al bir kandırmacadır. Gamsız dünya yeniler kendini, yenilir, eskir, eskitir. Makamını değiştirmesi neyi değiştirir. Plağın bozuk olması dönmesine engel değildir. Dünyayı kurtarmayı boş verin, kendiliğinizi kurtarmanız dünyalara bedeldir... 

yazılsa roman olur hayatınız da
siz hikayeden yaşarsınız
kalabalıklaşırken sürekli eksilir dünya
siz alabalıklaşırsınız
acılı dünya tatlılarısınız hepiniz
sancılı sanrılarınız var 
kamçılı tanrılarınız
tüm kitaplar tek bir kitabı anlamak için değildir diyen er bir dost 
önce kendini okusun
sonra da boku yesin
dünya bir yakınlıkta
kaldırmak istediğiniz bir etektir
yeni dünya düzeninde
bir ömürlük hüzünlü bir misafirlik
biraz da kafirlik
kafidir ki
dünyanın en büyük çölü
içinizdedir...

güzünü sevdiğim özge dünya,
güzme beni...

4 Haziran 2012 Pazartesi

Resimli Mutluluk Sanatı...


"İnsandım ve acıyordum mutsuz dünyaya, en acınmayacak halimle..."

Bu cümleyle başlayan bir mutluluk yazısı yazacağım 40 yıl düşünsem aklıma gelirdi elbet. Lakin böylesi bir giriş yapmak nereden geldi aklıma derken aklımdan hiç çıkmadığı geldi aklıma ki izninizle aklıma s... :P Hiç insanın aklı kendine düşman olur mu? Gördüğünüz gibi benim aklım bana düşman :D

Neyse, birgün "Mutluluğun yazısını yazabilir misin" diye, sorsalar er Dostoyevski'ye. O da; "yazarken mutlu olabilirim ama siz okuyanlar için garanti veremem" derdi  herhalde ve "yazmak mutsuzluktur, mutlu insan  yazamaz" sözü ile çelişirdi...

Önce biraz pesimist bir o kadar da beylik laflar ederek sıkıcılığın sınırlarını zorlayacağım izninizle ama anlaşalım önce; Dört küçük paragraftan ibaret olacak bu  bölümü okumazlık etmek yok :)

"Günü geldiğinde herkes mutlu bir hayat ile anlamlı bir hayat arasında seçim yapmak zorunda kalacaktır" ve anlamlı bir hayatı seçenler mutlu olamayacaklar, mutlu bir  hayatı seçenler ise mutlu hayatlarını anlamlandırabileceklerdir. Yazar, bir önceki cümlede 25 harften oluşan bir sözcük kullanmış olmanın mutluluğunu yaşayadursun,  hayatta mutlu olmak için birgün mutlaka önümüze çıkacak olan gelecek ikileminde "kalbin sesine kulak vermek gerekir" görüşünü savunmaktadır... :)

Bir insana "mutsuz musun" diye sorduğunuzda hemen o an mutsuz olacağı bir şeyler bulur! Özetle insanlar mutludurlar fakat her daim kendilerini mutsuz edecek şeyleri  ararlar ve arayan da bulur...

Mutluluğu geçmişte ararsanız umutsuz, şimdilerde ararsanız mutlu, yarınlarda ararsanız umutlu, Olaylarda ararsanız da mutsuz olursunuz. Yanlış yolun doğru yolcusu olmak  neyi değiştirir ki...

Evinizin duvarında mutluğun resminin asılı olması, sizi mutlu etmeye yetmez. Yalancı renklerle yapılan bir resim sizi anlatamaz ya da küflü peyniiir kokulu sahte  gülümsemelerle bezeli bir fotoğraf kimseyi aldatamaz...

Mutlu bölüm başlangıcı:

Mutlu bir insanım ve çocukken de çok mutluydum ben. Genel ve geçmez bir mutluluk benimkisi fakat ağlamayı bilmeyenin gülüşünden bi bok olmaz mottosuna da inanırım her  zaman. Büyümeden yaşlanılan bir çağda mutluluğu fark etmek her geçen gün güçleşirken, mutsuzluk tanımları -Umut Sarıkaya tipi olmasa da- mutluluk hakkında bilgi  verebilirler...

7 yaşına kadar İzmir'in diğer köylere nazaran tatil köyü havasında olan ve "babam ve oğlum" filmi köylerinden birinde yaşadım ben. Mutlu bir çocukluk için ne gerekirse sahiptim ki henüz 5 yaşındayken evimize, çocuklarını zındık yapmaya çalışmamdan ötürü şikayete gelen kadınların varlığından söz etmem biraz fikir verebilir sanırım. 

Argümanım da varsa çıksın ortaya, göstersin kendini inanayım :D Yıllar sonra başka bir zındık arkadaşımla okuldan çıkmış varsa kendini göstersin dediğimiz anda ortada  düşmemizi sağlayacak herhangi bir etken yokken bilmem neye takılarak düşmeye yüz tutup "Allah" dememiz ironik bir durum oluştursa da fitneyim, fücurum diye boşa  demiyorum :)

 Sonraları yanlış bir iğneden dolayı sağ bacak sinirlerimin ölmesi (felç) ve devamında Forest Gump ayakkabısının aynısından takmam Tanrı tipi mutsuzluk tanımlarındanmış  gibi gelse de kulağa, kocakarı diye tabir edilen ve bende işe yaramasından sonra büyük bir buluş haline gelen bir ilaçla iyileşmeye başlamam. Babamla eve giderken yolda  sorduğum envai çeşit soruya sabırla bıkmadan cevap vermesi. Gördüğüm bir topa vurmak istememden dolayı çizmeli kedi gözleriyle babama bakmam ve babamın "vur ulen"  demesiyle demirden destekli ayakkabının parçalanması; prangalardan kurtuluş hikayem. Bacağım yüzünden katılamadığım yakalamaca oyunlarına ilk katılışım, kimsenin  yakalayamayışı... Bunların hepsi hayata gülen gözlerle bakmamı sağlamıştır. "Uyanmak, rüyalar ülkesinden, mutsuzluğun ortasına sert ve zorunlu bir iniş yapmaktır..."  günleri bitmiş, bulutların üstüne yumuşak ve gönüllü bir çıkış sağlanmıştır artık :)

Çocukluğu mutlu geçenlerin büyüdüklerinde mutsuz olabileceklerine asla inanmam ben ki geçmişte mutluydum, şimdi mutluyum, gelecekte de mutlu olacağım dememem için bir  sebebim yok. Çok param falan da yok ki zaten mutlu olmak için paraya pula ihtiyacım da yok ki yazının sonunda mutsuz edebilecek olan şeyi yazacağım.

Mutluluğumun garanti altına alınışına dair başka bir kırılma noktası anlatayım; Küçükken yılbaşı günleri aile ve aile dostlarıyla sofra donatılırdı. Fix menüde biftek,  pilav, yığınla meze, meyve, çerez, içecek... Zayıf ama çok iştahlı bir çocuk için bulunmaz bir nimet :) Birkaç gün sonra diğer evlerde yılbaşı nasıl kutlanmış tandanslı  bir program izlediğimi hatırlıyorum.  Kağıt işçisi bir anne ve tek çocuğu, dükkandan bozma bir barınak ve fix menü kızarmış tavuk, portakal, 1 litre içecek, yanlarında da sesi bozuk ama güzel bir radyo ve mutluluğun temsilcisi gülen gözler. Mutluluk için insanın sevdiklerine ihtiyacı vardır sadece diye düşünürüm o gün bugündür. 

Yanyana getirilen kelimelerde bir sır vardır, yanyana gelen insanlarda ise bir sihir... Kolaydır mutlu olmak, zorlamaya gerek yok. Kolayına kaçarak da anlatılabilir mutlu olmak...

Hızlı bir geçişle beni en çok mutlu eden kişinin muziplikler yaparak beni uğrattığı dumurları diyalog halinde paylaşacağım son olarak. Yazıldığındaki etkisi yaşandığı  andaki etkisini vermede başarılı olabilir mi bilemiyorum ama başarmanın sırrı denemek sözcüğünün son harflerinde gizliyse mutlu olmak için de denemek gerek...

e: -canım ya biz çok güzeliz böyle yaaa!
ö: -diyosun!!!
e: dumur...
ö: :D

e: -seni çok seviyorum!
ö: -sağol!!!
e: dumur...
ö: :)

e: -aşkım seni çok seviyorum!
ö: -sen önce okulunu bitir!!!
e: oha! dumur...
ö: :J

e: -aşkımmmm, özledin mi beni!
ö: -daha dün görüşmedik mi ya!!!
e: dumur...
ö: ups :I

e: -canım biliyo musun bu hafta bizim beraberliğimizin 5. yılı!
ö: -napalım pilav mı dağıtalım!!!
e: yuh! dumur...
ö: zuaaa :)

e: -yaşlandığımızda biz de böyle olalım olur mu?
ö: -bakarız
e: dumur...
ö: :P
 
Nereye bakarsa baksın beni görsün e mi şeklinde bir umu edindikten sonra diyebilirim ki mutsuzluk benim için eşittir; O'nun olmaması durumu...

Not: Bu bir mimdi bu arada; Biricit Hatun mimledi sağ olsun :) Resimli, şekilli olması istense de ben genel geçer halleri değil, Genel geçmez halleri temelinden ele aldığımdan fazla resim, şekil neyin kullanamadım, siz kullanabilirsiniz :D

Ben de üç harflerden üçüncüsüne atfen üç kişiyi mimliyorum. Bu aralar sınav derdiyle pek yazamadığını söyleyen  üç kişiyi mimliyorum, diledikleri zaman yazma özgürlükleri olduğunu da hatırlatarak...

Konu: resimli-şekilli neyin Mutluluk yazısı :)



3 Haziran 2012 Pazar

29 Mayıs 2012 Salı

Susma...

kırık dökük bir öykü gibiyim
bilmem nereden başlamalı
üzerimde susamsız gevrek kadar sevimsiz bir gevşeklik
içimden geçen bir cümle içinde
öyle bir haldeyim ki
diğer hallerim görseler halimi
mutlu olurlar,
fuzuli sebepli...

kuşkusuz sulu bir suskunluk
ağız kuruluğunda bir gürültüye bırakırken yerini
ender bir dost
fetva vermeye yüz tutmuş dili
önce susar yeni yetme bir çırak gibi
sonra sustalı bir bıçak gibi kesip sesleri
geveze susmalara kulak kesmeli,
bir ressam gibi...

suskun bir vatoz gibi uyur beter bir düşman
rüyasında susar
altına işer
pas tutar sözden silahlar
sumak kadar tuhaf bir baharat gibidir susmak
tüyü bitmemiş büyülü dilimde tüy biterken
tek çaredir,
susarak konuşmak...

artık çocuk değiliz
susarak da konuşabiliriz
müzelik bir oyun gibi
dırdır eden bir bilmece
konuşunca gündüz olurum
susunca gece
iki heceli devşirme bir cüce gibi
kötüceyim, iyice...

25 Mayıs 2012 Cuma

Şey...

ederinizin ne olduğu fark etmeksizin
kederinizden neşe çıkarmaktır benim işim
belki bir dalgacı mahmut değilim
ateşli bir kızılderiliye her an isim olabilecek
enstrümantal bir şarkının uyaksız sözleriyim diyelim...

fişi çekilmemiş bir ütünün endişesiyim
dokunan yanar
keyfime değmeyin
ateşe düşüp yalana sarılırsınız diye
cennetten önceki son çıkışı pek severim...

ateşten cennetimden bakarken
dibimin manzarası fena gözükmez
kazanları kaldırmamı istemeyin
içerim yanıyor,
dışarım serin...

ilahi dante
beni bile güldürür
iyi olmak öyle dediği gibi iyi değil
arada kalmaksa düpedüz kötüdür
ateşimden geçin, güzelleşin...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

3 Nokta 1 Çok Yüz...



Paraşüt açılmayınca söylenen şarkılar gibiyim. Mutlu yaşamanızı sağlayamam belki ama mutlu ölmenize yardım edebilirim. Zeka parıltısı falan da beklemeyin. İyi kalbim kötümser bugün, yüzüm de çirkin. Yüzüme gülüp suratımı duvara sürtmeye de artık bir son verin...

Devrik bir cümle içinde geçmesi adınızın, hayatınızdan bir sahnedir. Yavaşlatılmış çekimde tekrarını izlemeniz neyi değiştirir. Her hiç ayrıntıda gizlidir ki rüzgar estiğinde önce ot sonra su tepki verir. Şemsiye açılmayınca da sebep yek değildir. Ters açıdan bakıldığında yüzsüz Murphy güzel Pollyanna ile evlidir...

İnsan ise biraz üç noktadır ve pek tabii üzerinde taşıdığı sorumluluk diğerlerine nazaran fazladır. Beklentiler fazlasıyla artmışken zirvede kalmak imkansızdır. Soyut konuşmalarda kendini somuta sayan da insandır fakat o anda saydam adamın yüz hali kaçınılmazdır...

Bir üretim hatasının zamanlama hatası yapması, devamlılık hatasını beraberinde getirir ki bu bir hata değildir. Yorumsal düzlemin eğik olmasıysa standart sapma saplantısına yüzü dönük, ucu açık bir bıçaktır. Görüldüğü üzere anlamsız cümleler yasal iken anlamlı cümleler yasaktır...

Yoğrulmaktan yorulan bir hamur, şekle girer önce ve yenilir sonra. Tadı tuzu olmasa, yüzü gözü ekşitse de olur. Bitmeyen bir günün özlü sözü yarının olmama şansı yoktur. Varı yoğu yolları birleştirmek olan bir adam kadar yolsuz olmak vardı ya, hımbıla da mazaret çoktur...

Güzler kadar pürüzsüzdür yüzüm. Gözümde, gözden düşen yaprak misali yapay bir su birikintisi. Ağlasam tanrı sanır yağmura tapan bir kaç yüz kişi. İyiliksever bir narsistin günlüğünde gizlidir tüm dualar. Okumak serbest, anlamak yasak. Sınav yakınmış, sorular tuzak; Şarapça öğrensem iyi olacak...

"Hoş kal, en az kendin kadar" diyerekten havalı bir terkediş; önden söylenen bir sonsöz ya da kurşuni renklerden bir serzeniş. Hiç eskimemiş düşsel bir özge gülüş, yüzü de pek güzelmiş. Yaklaşan dipsiz bir gecenin sorduğu çok heceli biraz da melankolik bir bilmece; belki kötüce de belli iyice...

sen ne dilersen dile,
hepsi olsun
ama ne dilersen dile,
bensizliği bile...

18 Mayıs 2012 Cuma

Sil* Baştan Başlamak Gerek Bazen...

Öncelikle, madem ki bu benim ilk mimlenişim "biz yanlış yapmayız, yaparsak da silmeyiz" diyerek neo-racon bir giriş yapmam uygun olacaktır... (Abarttım belki ama mazur görün dikkatli yazmaya çalışıyorum)

Mim, üçharflerden üçüncüsü...

Ayrıca şu an beni mimleyen Mimma-Mia'nın amcasının oğlunun karısının abisinin anasının kocasının torunlarının güzel yüzlerini, minik ellerini merak etmekteyiz :P

"Backspace to the future" anlarda söylenenecek çok sözüm var ki backspace+delete olmadan yazılan bir yazı da ağlamadan ayrılmak gibi bir şeydir. Fazla beklentiye girmemek gerekir ki iyisi mi öncelikle şu tuşları bi yerlerinden sökeyim; Körebe anlar başlasın...

Geçenlerde "hayatla altta kalanın canı çıksın oynamak" gibisinden bir şeylerden bahsetmiştim ya "metaforik mode on" biçemde hayatın üstüne fazla düşmediğimi fark ettim. O ise zamanında tadına fazlaca baktığım tazyikli su gibi bir şey. Başlarda has... cümleler kurdurtsa da sonrasında kendinizi tuhaf bir şekilde mutlu hissediyorsunuz, yüzünüzde ablak bir gülümseme derken yumurtakafanız çatlamamış yerinde duruyor...

Neyse size yeni oyunumuzdan bahsedeyim azcık; Japon Kale Lades... Buzdolabımızın igloo bölümünde kalan son dondurmayı, üç kişilik dondurmaya açlar ordusundan kimin yiyeceğine karar verebilmek için bulduğumuz yöntem. Japon Kale, ikiden çok kalenin ve her kaleye sahip bir ya da daha fazla oyuncunun birbirleriyle yaptığı maç şeklidir ki bizim oyunumuzsa bunun bildiğiniz lades usulü... Ünidersitede de kart çekerdik ya da oynardık ya bulaşık, temizlik, gece alışverişileri, vs... için. Aynı o hesap! Bu arada Japon Kale de öyle bir oyundur ki kişilik analizi yapabilirsiniz. Mülayim dediğiniz adam Emre Belözoğlu oluverir bir anda ki kupa görmüş masum bir Fenerbahçeli'yim :D

Sonra, oyun başladı, aklımdaların sayısı henüz artmıştı ki yumurta cin kafa ben yaklaşık üç metreden Eser çocuğa bir minder fırlattım, garibim de refleks ile tuttu. Lades dediysem de sayılmadı tabii. Güldük eğlendik, bende de ne kafa var falan derken aradan on saniye geçmemişti ki "Özge kız" şu telefonları içeri götürür müsün diye elime iki zımbırtı tutuşturuverdi. Suratımın kıpkırmızı kesilmesi ile duyduğum nalet lades kelimesi arasında bir saniye bile yoktu. Olaylar olaylar...

Zaten bi tabu oyunu yüzünden düştüydüm dile de Orhan Veli olaydım da düşeydim çukura demekteydim. Bi de "bende de ne kafa  var" derken takılıverdik oltaya... Unutulmaz anlar bilmem kaç :D,

Şimdi aklıma gelen bir şeyi de mim dayatısıyla eklemeliyim. Bugünlerde "Vedat Minör olaydım, yemeklere konaydım" deyip duranlar var, ben de günlük falınız olayım; para çıkış noktanız olabilir... ;)

Not: Bu yazı yaklaşık 17 dakikada ve hiç silinmeden yazılmış olup bazı kişiler aşağıda "çok konuşanlar" benzeri bir liste ile mimlenmiştir efendim :)








15 Mayıs 2012 Salı

Top Artık Yuvarlak Değil, Küreseldir...




Başımızda onca sahte sorun varken gerçek sorunlara ayıracak vakit bulamıyor, bulanıyorduk...

3F ve benzerleri vardı önceleri. Fado, Fiesta, Futbol, Faşizm, Fanatizm, Fuhuş, Fatima... F'nin ardına dizilen harfler değişse de etkisi pek değişmiyordu ki F değişse de fark etmezdi. "İyi bir düşçü asla uyanmaz" demek ise burada farz değildi... Doğrusunu söylemek gerekirse günümüzde Futbol diğerlerini biraz öteledi. Bunu yumuşak gücün derinliği ile de ilişkilendirebiliriz fakat buna da gerek yoktur, lafı yuvarlamaya da gerek olmadığı gibi; Top yuvarlaktır, bunu herkes bilir...

Sadece futbol konuşan adamlar var bugünlerde. Sade değil ama sadece. Başımızda da onca gerçek sorun var iken hem de. Bu adamların unuttukları bir şey var ama;

 "Sadece futboldan anlayanlar, futboldan da anlamazlar..."

Futbolu çok seven biri olarak, blogumu açarken kendime söylediğim bir şey vardı; Futbol yazmayacaktım... Sözümü bozma nedenim ise trajikomik olarak futboldan bahsetmek istememek :D

Ben mahalle aralarında küreselleşme kanıtı kola kutusunu sanki kapitalizmi ezercesine ezip, onunla futbol oynayan çocukları izlemeyi özledim. Sebebi de çok basit;

Nasıl ki futbol asla sadece futbol değilse top da artık yuvarlak değil, küreseldir...